Mehmet Kırkıncı Hocaefendi Kimdir?



1928 yılında, Erzurum merkeze bağlı Güllüce köyünde dünyaya geldi. Uzun yıllar ilim tahsilinde bulundu. 1955 yılında Bediüzzaman Said Nursi ile Isparta'da tanıştı. Daha sonra Said Nursi'nin evlerinizi medrese yapın tavsiyesiyle Karanlık Kümbetin yanındaki evini medreseye çevirdi. Erzurumda Risale-i Nur ve Arapça dersleri verdi. Erzurum'da sürdürdüğü Risale-i Nur derslerinin yanında İslami ilimlerle ilgili dersler de vermektedir. Birçok "Nur talebesi"nin yetişmesine vesile olmuştur.

Eserleri arasında 'Kader Nedir' adlı eseri Kader mefhumuna getirdiği güçlü ve muteber açıklama ile ilim çevrelerince takdir toplamış ve okurları büyük teveccüh göstermiştir.

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'nin Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini Ziyareti

Bediüzzaman'ı Nasıl Tanıdın?

Üstad'ın adını, on on iki yaşlarında duymuştum. Erzurum’a gelişini hocalarımdan dinlemiş, eserleri ile gıyabî olarak tanımıştım. Daha sonra davasını tanıdım. Artık içimdeki hayranlık büyük bir sevgiye dönüşmüş, içimde onu ziyaret etme arzusu zabtedilmez bir ihtiyaç halini almıştı. Bu ruh hÂli ile askerden geldikten sonra Üstad’ın ziyaretine gitmek istedim. Şercil Ağabey de benim gibi kemali hahişle onu görmek istiyordu. Ancak ikimizden sadece biri gidebilirdi. Şercil Ağabey:

“Hocam sen git!” dedi. O zamanlar, Erzincan, Sivas yolu yoktu. Erzurum’dan Gümüşhane, Trabzon, Samsun yolu ile Ankâra’ya gidiliyordu.

Yanımda okuyan Molla Zekeriya isimli bir talebeyle bir Haziran sabahı erkenden, Trabzon-Samsun-Ankâra güzergahından Isparta’ya gitmek üzere otobüse bindik. Samsun’da yedek subay olarak askerlik yapan, Üstad’ımızın talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeyi de ziyaret edecek ve Ankâra’ya yoluyla Isparta’ya gidecektik.

Arabamız Zigana dağına tırmandıkça, ufuklar genişliyordu. Yol zirveye yaklaştıkça dağlar bütün ihtişamiyle her tarafta zuhur ediyordu.

Nihayet, geç saatlerde Trabzon’a indik ve geceyi orada geçirdik.

Sabahleyin, Samsun’a gitmek üzere tekrar yola çıktık. Güzel bir bahar sabahıydı. Sağımızda Karadeniz, derin bir uykudan sanki yeni uyanıyordu. Solumuzda ise, Anadolu bozkırlarının aksine, zümrüt yeşili dağlar, dik yamaçlar yükseliyor ve binbir çeşit bitki ve ağaç her tarafı örtüyordu.

Yol boyunca, neş’e ve sürur içinde kâh münacaatdan sayfalar okuyor, kâh denizi, karayı, gökyüzünü temaşa ediyorduk. Zamanın nasıl geçtiğini bile fark edemedik.

Samsun’a vardığımızda, akşam namazı biraz daralmak üzereydi. En yakın camiye koştuk ve hızla namaz hazırlıklarına başladık. O sırada, acip bir tevafuk oldu. Ben, abdest alırken, gözlerim ayakta duran bir ere takıldı. Erin elinde bir subay paltosu vardı. Kumandanı olduğu anlaşılan subay da şadırvanın öbür ucunda abdest alıyordu. Nedense, bu subay nazar-ı dikkatimi fazlasıyla çekmişti. Abdestimizi aldık. Subay, bize doğru yaklaşarak; mütebessim bir çehre ile:

Namazı, cemaatle kılabiliriz, değil mi, diye sorunca, ben:

Olur, dedim ve birden ihtiyarsız olarak sordum:

Sakın, siz Sungur Ağabey olmayasınız?

Evet, tâ kendisi, dedi.

Kucaklaştık. Doğrusu, bu tevafuk, inayet-i Rabbaniye’den başka bir şey değildi. Onun için, Allah Teâlâ’ya nihayetsiz şükrettim.

Namazımızı kıldık ve beraberce bir dostun evine gittik. O gece, tatlı sohbetler ettik. Eruzurum’da yaptığımız plana göre, ertesi sabah, yolculuğa devam edecektik. Fakat, ayrılmak ne mümkün!.. Yarın gideriz, öbürgün gideriz, derken tam bir hafta kalmışız. Her sabah birliğine gitmek üzere ayrılan Sungur Ağabey’i akşama kadar sabırsızlıkla bekliyordum. Akşam, tekrar görüştüğümüzde sohbete kaldığımız yerden devam ediyordu. Üstad’a ve Risale-i Nur’a ait olan bu sohbetler beni âdeta bir cezb alemine doğru çekiyor, bir daha bırakmıyordu. Bu yüzden Sungur Ağabey’den bir türlü ayrılamıyordum.

Nihayet, kendisinden, bir Ankâra adresi alarak, istemeyerek ayrıldık ve yola çıktık.

Ankâra’da Sözler Basılıyordu

Ankâra’ya indiğimizde Samsun’dan aldığımız adrese gittik. Burası, Üstad’ın birkaç talebesinin kalmakta oldukları iki odalı, küçük bir ahşap evdi. Bu evi, dizgi atölyesi olarak kullanıyorlardı. O günlerde, Sözler Mecmuası yeni harflerle, ilk defa basılıyordu. Onu müteakiben diğer eserler de basılacaktı. Gece gündüz nöbetleşe durmadan çalışıyorlardı. Yorgun düşenler, evin çatı katında yatıp dinleniyorlardı. Bizi de bu atölyede birkaç gün misafir ettiler. Bu müddet zarfında, risalelerde geçen Kur’an hattı metinlerin, bilhassa hadislerin tashihinde bizi de istihdam ettiler.

Üstad’ın bu fedakâr talebeleri mesailerini büyük bir mahrumiyet ve zaruret içinde sürdürüyorlardı. Sabahları, herkesin istihkakı ancak üç-beş tane zeytinle, üçer bardak çaydı. Öğle ve akşam yemekleri de ekseriya şehriye çorbasıydı.

Üstad’ın bu ihlaslı, sadık ve çelikten iradeli kahraman talebeleri Ankâra’nın genç bir vaizi olan Said Özdemir ile hukuk fakültesi son sınıfta okuyan Atıf Ural ve Mustafa Türkmenoğlu idi.

Onları hep hayranlıkla seyrettim. Halleri bana büyük bir fedakârlık ve sadakat dersi verdi. İçlerindeki nuraniyet, yüzlerinde parlıyordu. Kalpleri temiz, idealleri yüceydi. Dudaklarında her an taze bir tebessüm vardı. Ahlâk ve faziletin zirvesinde olan bu gayyur gençlerin herbiri birer haya ve edep timsaliydi.

Onlar gece matbaaya gidiyorlar, sabah namazında gelip bizi uyandırıyorlardı. Namazdan sonra biraz daha yatıyorduk. Ama onlar yine bizden erken kalkıyorlardı. Namazları Atıf Ağabey kıldırıyordu. Çok babayiğit bir adamdı. Öyle güzel namaz kıldırıyordu ki, başına bir kavuk takıp imamlığa geçtiğinde dünyalar benim oluyordu. Kahvaltıda üçer veya beşer zeytin, biraz peynir yiyor ve yanında üçer bardak çay içiyorduk. Zekeriya Efendi bazen sıkılıyor, bir an önce gitmemizi istiyordu. Ben de:

“Onlar nasıl tahammül ediyorsa biz de öyle tahammül etmeliyiz.” diyordum.

“Elbette Hocam,” diyordu, ama yine de sıkıldığı belliydi. Ben onların hâline hayret ediyordum. Kendi kendime, “Bunlar nasıl yaşıyorlar burada?” diye soruyordum.

Said Özdemir bir gün beni evine davet etti. Evine gittiğimizde bize yemek yedirdi. Ankâra’ya geldiğimizden beri ilk defa orada karnımız doydu. Artık ara sıra onun evine gitmeye başladım. İlimden konuşuyorduk. Bu konuşmanın ardından yemek getiriyordu. Bu sayede kendimize bir yer bulmuş olduk.

Isparta’ya müteveccihen ayrılmak istediğimiz zaman, Atıf Ural, bize şöyle dedi:

“Sözler’in yeni çıkan şu formasını Üstad’ımıza verin. Zira, her yeni forma Üstad’ın tashihinden geçiyor. Ayrıca bunu götürmekle hem bir hizmet etmiş olursunuz, hem de Üstad sizi memnuniyetle kabul eder.”

Bize forma ile birlikte, Isparta’dan Rüştü Çakın Ağabey’in adresini de verdi. Vedalaşarak Konya’ya müteveccihen yola çıktık.

Kaptanlar Uyumaz

Ankâra-Konya arası yolculuğumuz zahmetli ve meşakkatli geçti. Fakat bu meşakkat içinde paha biçilmez bir zevk de vardı. Çünkü, yolun öbür ucu Bediüzzaman’ın menziline çıkıyordu.

Nihayet akşam saatlerinde Konya’ya vardık. Bir süre kaldık ve Hz. Mevlana’yı da ziyaret ettikten sonra yeniden yola koyulduk.

Bir ara hafifçe dalmışım. Arabanın bir kasise girmesiyle sarsıldım ve uyandım. Şoföre baktım, esniyordu. Belli ki uyku sıkıştırmıştı. Biraz sonra ani bir direksiyon kırarak arabayı şarampole yuvarlanmaktan kıl payı kurtarınca, işin ciddiyetini hemen kavradım. Onu tatlı bir şekilde ikaz niyetiyle;

“Herhalde, kaptanımızın uykusu geldi... Oysa kaptanlar uyumaz.” dedim.

Şoför, “Doğru” diye tasdik etti ve, “Allah muhafaza buyursun, kaza belâ göstermesin. İnsan aciz işte. Uykuya karşı koyulmuyor.” dedi.

Taşıyla Toprağıyla Mübarek Erenler Beldesi Isparta

Otobüsümüz, göl kıyısını terk edip de hafif bir rampaya tam vuracağı sırada lastik patladı. Yedek lastik de yokmuş. Arkadaşımla birlikte otobüsten indik. Seher vakti havanın serinliği içimizi hafifçe ürpertti. Göle kadar inip abdest aldık ve namazlarımızı kıldık; niyazlarımızı dergah-ı İlahiye’ye takdim ettik.

Nihayet, lâstik tamir edildi ve otobüse bindik. Otobüsümüz ağır ağır rampayı tırmanmaya başladı. Eğridir Gölü ile Isparta ovasını birbirinden ayıran bir tepenin zirvesine çıktığımızda, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Taşıyla, toprağıyla mübarek” olan Isparta şehri, onun bağları ve dağları bütün letafetiyle, arz-ı endam etti. Sanki, bir kuvve-i kudsiye, beni yörüngesine çekiyordu. Aşıkane bir sevda ruhumu sarıyordu. Bu hâl ile kendimi firdevsî bir saâdet içinde görüyordum. Vicdanıma tecelli eden bu ruhanî cezbeler hissiyatımı durmadan şehre doğru çekiyordu.

Şehrin kenar mahallelerine girerken, Bediüzzaman’ı görme iştiyak ve heyecanı, hummalı bir hastalığın ateşli nöbetleri gibi tekrar hissiyatımı sarmaya başladı.

Rüştü Çakın’ın Dükkanını Buluyoruz

Otobüsten indik. Rüştü Ağabey’i bulacaktık. Adresini Ankâra’dan almıştık. Kimseyi tanımıyorduk. Herkese sormaktan çekiniyorduk. Çünkü Atıf Ural bizi yola verirken “Sakın Rüştü Ağabeyi herkesten sormayın. Sonra elinizdeki formayı alırlar ve sizi de karakola götürüp dövebilirler.” demişti.

Zekeriye Efendi “Şu adama soralım mı?” diyor, ben de “Hele bir dur, ne olur ne olmaz.” diyordum. Daha sonra başka bir adama rastlıyorduk. “Yahu şuna soralım mı?” diyorduk ve her seferinde “Hele bir dur ne olur ne olmaz.” diyor ve sormaktan çekiniyorduk. Böylece bir tarihi caminin yanına geldik ve “Hele bir kuşluk namazını kılalım da sonra adresi araştıralım.” diye karar verdik. Şadırvandan abdest alıp son cemaat mahallinde bir hasır üzerinde biraz oturup dinlendik. Biz caminin son cemaat bölümünde namaz kılarken, iki kişi gelip bizim sağ tarafmıza oturdular. Biri diğerine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Zaman zaman heyecanlanıyor, sesini yükseltiyor,

“Kardeşim, bir görsen, emin ol, meftun olursun. O ne güzel sima ya Rabbi!. Hakiki bir mürşid, Kamil manada bir Peygamber varisi. Bu asrı tam tenvir edecek bir kuvve-i kudsiye sahibi, Peygamberimizin (asm.) davasını, gayesini, bu asırda temsil eden insan... O’nun (asm.) sünnet-i seniyyesine parlak bir ayine,..”

gibi sözler söylüyordu. Ben namazdayken bunları duyunca çok heyecanlandım ve namazda ne okuduğumu da unuttum. Büyük bir heyecan ve telâşla namazı bitirip, hemen yanlarına gittim ve oturdum. Onlar tedirgin oldular, birden sustular. “Merhaba!..” dediler. Nereden ve niye geldiğimi sordular. “Erzurum’dan geliyorum. Bediüzzaman Hazretlerini görmeye geldim.” deyince birden rahatladılar, “Öyle mi? Hoş geldin safa geldin.” diyerek benimle ilgilenmeye başladılar. “Buraya yeni geldik. Bize Rüştü Çakın Ağabey’in adresini verdiler. Bizi oraya götürebilir misiniz?” dedim. Onlardan birisi, “Evet, götürürüm.” dedi.

Camiden çıkar çıkmaz doğruca bizi Rüştü Ağabey’in dükkanına götürdü. Kendisiyle tanıştık ve dükkanında bir süre kaldık.

Rüştü Ağabey bizlere bazen şevk, bazen hüzün içerisinde Üstadımızla ilgili bazı hatıralar nakletti. Onun, ihlasından, ubudiyetinden, münacatlarından, şecaatinden, kerametlerinden uzun uzun bahsetti. Bir ara sözü, Üstad’ın temkin ve tedbirine getirerek şöyle dedi:

“Isparta ve havalisinde tutuklanan yüz otuz Nur Talebesi, Eskişehir Hapishanesinde ilk mahkemeye getirildiğimizde, Üstadımızı önde tek olarak oturttular. Bizler arkasındaki sıralarda oturduk. Savcı üç yüz sayfalık bir iddianameyi okudu ve başta Üstad olmak üzere bir kısmımızın idamını istedi. Savcı, idamımızı talep edince, doğrusu bizi bir korku ve telâş aldı. Üstadımızın idam edileceğini düşünmek bizi perişan etti. Tam o sırada, baktık ki, Üstad yerden kırılmış olan tesbihleri topluyor, tesbihlerini topladıktan sonra savcının zulümkâr tehditlerine karşı ayak ayak üstüne atıp cübbesinin eteğindeki tesbih tanelerini sakin sakin dizmeye başladı. Kahraman Üstad âdeta bu tehdide gülüyordu. Gayet vakurdu. Savcının ne okuduğuna bile bakmıyordu. Anladık ki, Üstad hiç iddianameyi dinlemiyordu. Onun bu tavrı hepimizi ferahlandırdı, cesaretlendirdi... Birbirimize:

“Rahat olun. Üstad'ın bir bildiği vardır, hiç korkmayın.” dedik. İddianame bitince Üstad da müdafaasını okudu. Sonra bizi tekrar hapse götürdüler..."

"Orada beni ençok rahatlatan Yirmi Dokuzuncu Lem’a idi, onu sürekli okudum.” dedi.

Ben şaşırdım. Çünkü, Yirmi Dokuzuncu Lem’a Arapçaydı.

“Rüştü Ağabey, siz Arapça biliyor musunuz?” dedim.

“Yok. Bilmiyorum ama okuması öyle hoşuma gidiyor ki.” dedi ve kalkıp bir mukavva arasına konulmuş Yirmi Dokuzuncu Lem’a’yı getirdi. Onu o kadar çok okumuş ki, artık ezberlemişti. Hayretler içinde kaldım. “Hocam, hapishanedeyken yegane rızkım buydu.” dedi.

Sohbetine doyum olmuyordu. Fakat biz, bir an önce Üstad’ı görebilmek için sabırsızlanıyorduk. Rüştü Ağabeye, Üstadımızı ne zaman ziyaret edebileceğimizi sordum, “İkindi namazından sonra” diye karşılık verdi.

Üstad’dan Dua Talebim

Yine camiye giderek ikindi namazını kıldık. Sonra Rüştü Efendi bizi bir kenara çekerek:

“Aman dikkat edin. Bizi takip edebilirler. Üstadımız göz hapsinde tutuluyor. Beni uzaktan takip edin. Polisler Üstad’ı ziyarete gittiğinizi anlarlarsa, tutup sizi karakola götürürler, sıkıntı verirler.” dedi.

Namazdan sonra Üstadı ziyaret etmek üzere yola koyulduk. Rüştü Ağabey önde gidiyor, biz de arkasından onu takip ediyorduk. Ana caddeden sokaklara daldık. Sanki ayaklarımızın ucuna basa basa yürüyorduk. Kıvrım kıvrım sokaklar bitmek tükenmek bilmiyordu. Rüştü Ağabey, önce biraz güneye gidiyor, birkaç sokak geçiyor, sonra batıya doğru çark ediyor, biraz yürüdükten sonra bu defa doğuya dönüyor, hızla yola koyuluyordu. Yaptığı şey ustaca bir taktik, bir şaşırtmacadan ibaretti. Bunu anlamıştık.

Rüştü Ağabey bir evin önünde durdu, bize bir baş işareti yaptı ve kapıyı çaldı. Adımlarımızı yavaşlattık. O kapı açılır açılmaz içeri daldı. Biz vardığımızda aralık bırakılan kapıdan kendimizi hemen içeri attık ve bizi beklemekte olan Rüştü Ağabey ile birlikte bir merdiveni tırmandık. Merdiven başında, bizi gür kaşlı, heybetli biri karşıladı. Rüştü Ağabey bizi tanıştırdı. Bu zat, gıyaben çok iyi bildiğimiz meşhur Tahir Ağabey’di. Siyah kaşları aşağıya doğru sarkıktı. Heybetli ve celadetliydi. Bir o kadar da tevazu ve mahviyet sahibiydi. Fevkalade edepliydi. Celal ve cemal, sanki onda birlikte tecelli etmişti. Ankâra’dan getirdiğimiz formayı kendisine takdim ettim. Formayla beraber bir de mektup verdim. Mektubu yolda yazmıştım. Görüştüğümüzde, heyecanlanıp sıkılarak huzurunda bir şey konuşamam endişesiyle Üstad’a bu mektubu yazmış ve kendisinden Risale-i Nur’u anlama ve son nefesime kadar ona ihlas ve sadakatle hizmet etme hususunda dua istirhamında bulunmuştum. Tahir Ağabey, elinde forma ve mektupla Üstad’ın odasına girdi. Birkaç dakika sonra geri döndü. Bizi bir salona aldı ve “Üstad’a söyledim, sizinle görüşmeyi kabul etti. Biraz bekleyin kendisi teşrif edecekler.” dedi.

Beklemeye koyulduk. Salon oldukça sadeydi. Yere serilen kilimler, tahta zemini tam örtememişti. Duvarın dibinde bir tahta sedirden başka oturulabilecek bir eşya göze çarpmıyordu. Fakat bu mütevazi odada insana huzur ve ferahlık veren ve sultan saraylarında bile emsali bulunmayan bir deruni hava vardı. Yorgunluklarımı, endişelerimi ve bütün sıkıntılarımı unutmuştum. Şimdi, hayatımın en bahtiyar ve nurani, en huzurlu bir anındaydım. Kalbim büyük bir heyecan ve helecanla atıyordu. Böyle mesut bir halet-i ruhiye içerisindeyken, kapı hafifçe aralandı ve mavera-i ufuktan gönlümün semasına bir bedr-i münir doğdu. İşte Bediüzzaman Hazretleri salona teşrif buyurmuştu. Bugüne kadar siması, boyu posu hususunda duyduklarıma denk düşmüştü. Asırların beklediği bu muhteşem insan işte gözümün önünde idi. Bir başka dünyada gibiydim. Ruhumun hâlini kelam anlatamazdı.

Ayağa fırladık. Elini öptük. Tebessümle taltif buyurdu ve “Hoş geldiniz.” dedi. Oturduk. Mektubu, okuması için Tahir Ağabey’e verdi. Tahir Ağabey mektubu açarken, Üstadımız Erzurum’a Cihan Harbi’nden önce geldiğini, Kurşunlu Camii Medresesinde bir ay kadar kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu anlattı. Daha sonra, Tahiri Ağabey mektubumu Üstad’a okudu. Üstadımız mütebessimane dinlediler ve duada bulundular.

Daha sonra, Üstadımız Ankâra’dan getirdiğimiz formayı sayfa sayfa çevirmeye başladı. O anki süruru, memnuniyeti, tavsife sığacak gibi değildi. Forma, onun için bir zafer sancağı gibiydi. Seksen küsür senelik bereketli bir ömrün harika meyvesini seyretmenin neşesini yaşıyordu. Bize dönerek:

“Risale-i Nur, çok yakın bir zamanda başlara taç olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırı altınla satılacaktır. Radyo lisaniyle, bütün dünyaya neşrolunacaktır.”

diye beşaretlerde bulundu.

Daha sonra, Risale-i Nur’u okumanın ehemmiyeti üzerinde çok tahşidat yaptı. Nazarları daima eserlere tevcih ettiriyordu.

“Uzaklardan buraya kadar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nur’u okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum, lâzım geliyor ki, sizlerin hiç olmazsa yol paralarınızı vereyim.” dedi.

Üstad’ı hem büyük bir dikkatle dinliyor hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki, insanları tenvir için alem-i Nur’dan rûy-i zemine inmiş bir cism-i latif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstad’a dikkatle baktım. Sermedi bir nur ile tenevvür eden bu çehrede cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi.

Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık âdeta bir saâdet tacı, bir marifet sembolüydü.

Bu helaket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükmemiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celadet hakimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti.

Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı.

Formayı bir diğer talebesine uzatarak:

“Zübeyr, oku!” diye emretti. Zübeyr Ağabey, Üstad’ın uzattığı formayı büyük bir edeble aldı ve okumaya başladı.

Zübeyr Ağabey’in, cümleleri, manalarıyla bütünleşen bir ahenkle okuyuşu, bende apayrı bir tesir uyandırdı. Büyük bir coşkunlukla okuyordu. Kelimeler sanki içinden kaynayarak dudaklarından dökülüyordu. Yüzünde bin bir mana iç içe parıldıyordu. Okurken, yer yer başını hafifçe kaldırıyor. Nazarlarını bizlere tevcih ediyordu. Bakışları temiz ve berraktı. Yeşilimsi gözlerinde ulvi manalar dolaşıyordu.

Zübeyir Ağabey formanın okumasını bitirince Üstadımız bana dönerek;

“Risale-i Nur burada okundukça Cenab-ı Hak Anadolu’ya gelen belâları kaldırıyor.”

buyurdu. O zaman on beş yirmi vilayette az sayıda insan Risale-i Nur’u tanımıştı. İçimden:

“Biz ne kadar Risale-i Nur okuyoruz ki, Anadolu’dan belâların kalkmasına vesile oluyoruz?”

diye geçti. Üstadımız bir dağın yıkılışını gösterir gibi ellerini kaldırıp sağdan sola doğru götürerek, biraz celâlli bir eda ile ses tonunu da az yükselterek:

“Burada Risale-i Nur okundukça Rusya’da küfr-ü mutlak dağlar gibi yıkılıyor.”

dedi. Nitekim haber verdiği o günleri gördük.

Daha sonra, Üstad sanki ruhumuzu okuyarak bize müteveccihen okuttuğu şu önemli dersini hiç unutamıyorum:

“Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.”

Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek taltif buyurdu. Selâm vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddi-manevî varlığımı da peşinden sürüklüyordu.

O geceyi Isparta’da geçirdik. Ertesi gün yola çıktık. Barla’ya uğrayacak, gece orada kalacak ve yolumuza devam edecektik. Barla’ya ayrılan yol kavşağında arabadan indik ve solumuzda, biraz içeride bulunan Barla nahiyesine doğru yürümeye başladık. Mahalleye girerken rastladığımız bir köylüye Üstad’ın Sıddık Süleyman ismindeki talebesini sorduk. Bizi onun evine götürdü. Vakit geç olduğu için hemen istirahata çekildik.

Ertesi sabah, camide namazımızı kıldık. Namazdan sonra, bir süre etrafta gezindik.

Köyün içinden geçerken rastladığımız herkes bize hoş-amedi ediyor, güler yüzle, tatlı sözlerle iltifatta bulunuyorlardı. Bunların bir kısmının da katılmasıyla, Üstad’ın eskiden kaldığı evin önüne geldiğimizde tam bir cemaat teşekkül etmişti.

Şimdi meşhur çınar ağacının altındaydık. Bu muhteşem ve yaşlı çınar ağacının dalları, yeşil yaprakları bahar rüzgarı altında titriyor ve sanki bir çeşit ihtilaç ve helecan duygusuyla çırpınıyordu. Balkonda dallar arasında bir merdiven uzanmıştı. Merdivenin sonu, itina ile oturtulmuş bir çardağa varıyordu. Bu çardak, sanki bir bülbül yuvasıydı. Köylüler bu çardağı işaretle:

“İşte oturduğu ve ekseri geceler tefekkür ve tezekkürünü yaptığı çardağı.” dediler ve:

“Epeydir, hazînâne zikir seslerine hasret kaldık. Artık seher vakitleri buradan geçerken, onun yanık zikir seslerini işitemez olduk.” diye ilâve ettiler.

Ondaki âsudelik, ondaki güzellik ve şirinlik ne saçaklı saraylarda, ne de mutantan köşklerde bulunabilirdi. Burası, adeta Cennet’ten bir köşeydi.

Sıddık Süleyman:

“Haydi, Üstad’ın evine, medreseye çıkalım.” dedi. Hep beraber medreseye çıktık, oturduk. Yerde, duvar diplerinde sıra sıra yayılmış minderler vardı. Bir köşede ufak bir teneke soba duruyordu. Duvarlar beyaza boyanmıştı. Oda gayet sade ve mütevaziyane döşenmişti. Burada insanı kendine çeken bir başka hava vardı. Medresenin her taşına sinen bu manevî havayla kendimi adeta bir nuristana girmiş gibi gördüm ve bir vecd içinde sanki kendimden geçtim.

Barlalılar Üstad’ın Varlığıyla Müftehirdiler

Daha sonra bize izzet ikramda bulundular. Barlalılar gerçekten halim-selim, mütevazi ve misafirperver insanlardı. Fakat, bu sakin görünüşlü insanlar, Üstadlarından bahsederken birdenbire değişiyorlardı. Yüzlerine bir sevinç ve heyecan dalgası yayılıyordu. Evet, bunlar, Üstad’dan tefeyyüz etmiş faziletli insanlardı. İnsan, onların bitmez tükenmez bir enerjiyle anlattıkları hatıraları dinlerken, ister istemez, sözlerinin hiç bitmeyeceği kanaatine varıyordu. Üstad'ın bir numune-i fazilet olduğunu, fıtratında müstesna bir kabiliyetin mevcut olduğunu iştiyakla anlatıyorlardı.

Barlalılara, “Evet, hakikaten bahtiyarsınız.” dedim. "Risale-i Nur’un burada neşredilmesiyle köyünüz büyük bir imtiyaz kazanarak mümtaz karyeler sırasına girdi. Barla, dağlarıyla, bağlarıyla Üstad’a bir medrese oldu, kürsü oldu, rahle oldu... Kur’an-ı Azimüşşan’ın kudsi hakikatleri buradan tebellür etti ve Barla cihandeğer bir kıymet kazandı.”

Onlar da: “Lillahilhamd, bu lütf-u İlahi’nin şuurundayız. Cenab-ı Hak, bu nimeti bize ikram etti.” dediler.

Üstad’ın Barla’da bulunmasından müftehirdiler. Fakat O’nun devamlı murakebe ve tarassut altında tutulmuş olmasından da müteessirdiler.

Sonra, kendi kendime şöyle söylendim:

“Elbette Üstad’ımız, bu haksız muamelelere maruz kalmamalıydı. O’nun gerçek değeri er geç anlaşılacak ve inşaallah, o, gelecek nesiller tarafından kıyamete kadar hürmet ve minnetle yad edilecektir.”

Sıddık Süleyman ve Bahri Amca’yla birlikte, Üstad’ın, oturup kalktığı yerleri ziyaret etmek üzere medreseden çıktık.

Barla’nın uzun derelerini, yeşil çimenli tepelerini, yüksek dağlarını gezdik. Her tarafıyla bir menba-ı nur olan Barla, bizlere doyulmaz bir sürur havası bahşediyordu. Kendi kendime şöyle diyordum:

“Üstad’ın dua ve niyazları ile şu kuş ve su sesleri kimbilir nasıl kucaklaşıyor ve dergâh-ı ilâhiye’ye nasıl vasıl oluyordu?..”

İhtişamiyle arz-ı endam eden Çam Dağı’nı uzaktan seyrettik.

Daha sonra, Karakavak’a uğradık ve oradan Sıddık Süleyman’ın “Cennet Bahçesi” denilen Dere Bahçesi’ne indik. Burada te’lif edilen, Cennet’e dair Yirmi Ekizinci Söz'ü tahattur ettik, onda bazı pasajlar okuduk. Üstad’a dair tatlı hatıralar ve ulvi menkıbeler dinledik, mütelezziz olduk. Bahri Amca’nın evinde misafir olmak üzere akşamleyin geri döndük.

Bahri Amca’nın Evindeki Sohbet

Akşam, Bahri Amca’nın evinde birkaç kişi bir araya geldik. Bahri Amca, Sıddık Süleyman ve daha başkaları güzel sohbetler ettiler. Hepsini de zevkle dinledim. Günlerdir yolculuk etmeme rağmen, içinde bulunduğum manevî atmosfer, bana yorgunluğumu hiç hissettirmiyordu. Durmadan sormak, saatlerce dinlemek istiyordum. Üstada Risale-i Nur’a ve talebelerine dair ne kadar hatıra varsa, hepsini öğrenmek emelindeydim. Ruhum ve vicdanım beni durmadan bu taharriye sevkediyordu.

Barla, hakikaten zengin hatıralarla doluydu. Burası, gerçekten cihanın en mümtaz, en şerefli yerlerinden biriydi.

Üstad’ın bu bahtiyar talebelerini, halisane, sadıkane hizmetleri için çok tebrik ettim. Bu tebrikim üzerine Bahri Amca şunları söyledi:

“Bu Nur hizmetinde öyle fedakârlar, öyle vefadarlar, öyle âl-i himmet ağabey ve kardeşler var ki; bizim hizmetimiz onlarınkinin yanında çok sönük kalır. Mesela, Şamlı Hafız Tevfik Ağabey, Risale-i Nur’un ilk katiplerindendi. Onuncu Söz, ilk önce onun kaleminden döküldü. Yani, Üstad söyledi, o yazdı. Hüsrev Ağabey el’an kalemiyle yazıyor. Tahiri Ağabey’in, Üstad’ın, Ayetü’l Kübra risalesini bastırmak için kâfi parayı te’min edemediğini hisseder etmez gül tarlasını satması, ne azim bir fedakârlıktır."

"Devrin bütün şiddet ve dehşetinin Üstad’ı hedef aldığı bir zamanda, Zübeyr, Sungur, Bayram, Ceylan, Hüsnü gibi fedakârların, Üstad’a kayıtsız şartsız itaat etmeleri ve bütün ihlâs ve sadakatleriyle O’nun hizmetinde bulunmaları, her türlü takdirin üstündedir. Bu itaatlarıdır ki, onları yüksek bir kemalata, bir nev’i sıddıkiyet makamına yükseltmiştir. Onlardaki meziyetlerin en esaslı temeli, Üstad’ımıza olan bu teslimiyet ve itaatleri olmuştur.”

Bahri Amca, daha sonra bu genç fedakârların yüksek itaat ve teslimiyetleri hususunda birçok hatıralar anlattı. Yatmak üzere odalarımıza çekildik. Yatağa girdim. Fakat, bir türlü uykum gelmiyordu. Bahri Amca’nın sohbetinden çok etkilenmiştim. Ömrümün en güzide seyahati böylece sona ermişti. Bu süre zarfında yaşadıklarım hissettiklerim uyuma hissimi sanki iptal etmişti. Kendi kendime düşünüyor ve şöyle diyordum:

“Onlardaki ihlâs, onlardaki sadakat, onlardaki feragat, onlardaki hamiyet, onlardaki iman, onlardaki aşk ve şevk ne üstün bir mertebedeymiş. Hele itaatleri ne yüce bir seviyedeymiş."

"İtaat, ne büyük bir devlet ve ne ulvî bir saâdet. O, ne âli bir hasse, ne şevkli bir câzibedir ki, insanı bir anda sıddıkıyet makamına çıkarır."

"İtaatin telaffuzu bile şirin ve halâvetli. İşitilince insanın iç alemine büyük bir huzur ve emniyet doğuyor. Acaba şu alemde, şu itaat kadar nizam ve intizama hizmet eden hangi şey gösterilebilir?"

Evet, itaat, cihanın en esaslı rabıtası, en muhkem nazımı, en kuvvetli hakimidir. Bütün nizam ve asayişin temeli, hak ve adaletin menbaı, refah ve huzurun zembereği, dünyevî ve uhrevî her muzafferiyetin en büyük sebebidir. İtaat, öyle kudsî bir kuvvettir ki, insanı, her iki alemde de firdevsî bir saâdete nail eder. Beşeriyet, itaati ne zaman kendisine rehber ve düstur edinmişse, o zaman saâdetten saâdete, refahtan refaha doğru yükselmiştir. Ruhun safvet ve taharetini, kalbin kuvvet ve şeceatini, fikrin vüs’at ve zekavetini, hayatın lezzet ve zevkini te’min edecek şey itaattir. Allahü Teâlâ’nın en geniş rahmeti ve hesapsız ni’metleri itaat edenlerde tecelli eder."

"Bir an, maziye daldım ve tarihin yapraklarını okudum. Gördüm ki, itaat, onu kendisine rehber edinenleri feyizden saâdete, saâdetten kemale îsal etmiştir. Cemiyetler, hayatiyetlerini ancak itaat sayesinde bir ahenk içinde sürdürmüşlerdir. Fert ve hanelerin, millet ve devletlerin şan ve şerefini yükselten, onları gaye-i kemallerine îsal eden en büyük vesile hep itaat olmuştur."

"Fert ve cemiyetler, elîm akıbetlerden ve hüsranlardan hep itaatle kurtulmuşlardır."

"Kendilerini, alemde en büyük mürebbî sayan ve insanlığa refah, huzur ve saâdet kaynağı arayan sosyologlar, pedagoglar, tarih sayfalarını ne zaman çevirecekler ve itaatin, huzurun ve saâdetin ancak ve ancak Allah ve Resûlünün emirleri istikametinde gerçekleşebileceğini ne zaman anlayacaklar?.."

Barla Kabristanındayız

Sabahleyin, erkenden uyandım. Abdest almak için dışarı çıktım. Seherin feyzi; bülbül nağmeleri ve su sesleri içinde bir kat daha artmıştı. Bu feyizden istifade etmek için etrafı temaşaya daldım. Ruhum, bir ahenk içinde inşirah duydu ve mesrur oldu. Kalbinde bin bir çeşit latif sünûhatlar çoştu ve uçuşmaya başladı. Evet, bu geniş sahralar, bu sakin ve hazin dağlar, bu azametli semalar, bu ruhanî seherler bütün ulviyetleriyle ruhumu cezbediyor, letafetlerini gönlümün en derin köşelerine kadar serpiştiriyorlardı. Sanki insana iltifatkarane tebessüm ediyor ve halisane muhabbet gösteriyorlardı. Bu hissiyat içinde:

“Âlemleri tenvir eden envâr-ı kemâlin
Her zerrede meşhûd olur âsâr-ı kemâlin
İdrâk edemez künhünü erbâb-ı ukûl
Akılları meftûn eder esrâr-ı kemâlin.”

mısralarını tahattur ettim.

Âlemde tezahür eden âsâr-ı kemâli ibret gözüyle temaşa etmek ne büyük bir ni’metti. Kâinatı ihata eden füyûzat ve tecelliyat-ı İlâhiye’yi fikren ve vicdanen, hâlen ve kalen tebcil ve ta’zim etmekten daha ulvî bir şeref, daha âli bir mertebe olabilir miydi?

Döndüm, sabah namazını cemaatle huşû içinde eda ettikten sonra, kabristanı ziyaret ettik. Sıddık Süleyman bir taşı göstererek:

“Üstad’ımız, kabristanı ziyaret ettikten sonra, bu taşın yanında oturur, Eğridir Gölü’ne müteveccihen uzun süre Cevşen okur ve tefekkürde bulunurdu.” dedi.

Bir süre oturduktan sonra Barla’nın âlim ve fazıl zatlarının kabirlerini ziyaret ettik. Arkadaşlar kabir ziyaretlerine devam ederken, ben kabristanın hâkim bir noktasına çıktım ve etrafı seyre başladım. Hayalen, yirmi-otuz sene önceki Barla’ya baktım:

Geçit vermez, sarp dağlar arasında, “Kuş uçmaz, kervan geçmez” ıssız, yolsuz, kimsesiz garip bir köy. Ve, bu köyde, herkesten ve her şeyden tecrit edilmiş, yalnızlığa terkedilmiş garib bir insan... Ellerine kelepçe vurulduğu yetmemiş gibi lisan ve kalemi de susturulmak istenmiş bir mazlum... Tazyik ve tahkirlere maruz bırakılmış bir mütefekkir...

O kapkara zulüm yıllarında fikir ve hissiyatımla dolaşıp durdum. Ruh iklimimde gâh hiddet, gâh rikkat fırtınaları esti. Vicdanım, hakikat namına feveran etti. Kalb ve ruhumu derin bir elem ve ızdırab sardı. Gözlerimde buğulaşan rikkat bulutları, takattur etti ve damlalar peş peşe döküldü. Kendi kendime şöyle düşündüm:

“Demek ki, şiddet ve tazyikler, zulüm ve istibdatlar, felaket ve musibetler, insan fıtratındaki ulvi istidatları alevlendiriyor, hamiyeti körüklüyor; neticede, hakikat ateşini yakıyor."

"İnsan, bazen cemalin, bazen celalin tecellilerine mazhar olmakla kemalini buluyor. Hakikat-ı insaniyet, kıvamını, ism-i celal ve cemalin tezgâhlarında dokunmakla buluyor."

"Evet, Bediüzzaman Hazretlerine yapılan katmerli zulümler, peşini bir türlü bırakmayan ızdıraplar, onu hedef alan vahşi muameleler, ona o ulvi davasında birer enerji kaynağı olmuş, hamiyetini daha da ateşlendirmiş, feverana getirmişti. Bu mihnet ve ızdıraplar, ruhunu masivadan tecrid ile onu manevî feyzin kucağına atmıştı. Zulüm, O’na fütur verememiş, belki bir vesile-i teşvik hükmüne geçmişti. Bu tazyiklerin neticesinde, Barla’da cemaldarane tecelliler zuhur etmişti. Barla bir Nur çağlayanı olmuştu. Burada mânevi ve nurani bir santral kurulmuştu. O zifiri karanlık günlerde, bütün Anadolu’ya nûr ve ışık bu santraldan gidecekti. Manen aç ve susuz bırakılmış şu vatan gençleri, artık bu menba’dan teşerrüb edeceklerdi.”

Bu düşünceler içersindeki kalbim inşirah buldu, ruhum keyiflendi. Dudaklarımdan:

“Takdir-i Hûda kuvve-i pazu ile dönmez.
Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.”

mısraları döküldü... Barla bütün cihana isbat etmişti ki, şahıslar ölür, cemiyetler dağılır, hatta devletler haritadan silinebilirdi. Fakat, inançlar ve fikirler ölmez ve öldürülemezdi. Surî saltanat ve debdebeler bir gün gelir sona ererdi, ama manevî saltanatlar devam ederdi. Nitekim, Van’da ekilen tohumlar, bu zeminde çiçek açmış ve meyve vermişti.

Bediüzzaman’ın manevî saltanatı devam ediyordu. O, hicranlı ve ıstıraplı tecritler, hazin ve firkatli gurbetler içindeyken; şu dağlar arasında büyük bir celâdet ve şehametle haykırmış ve davasında muvaffak olmuştu.

Barla Denizi

Hep beraber, Eğridir Gölü’ne, Üstad’ın tabiriyle “Barla Denizi”ne doğru yola koyulduk.

Gölün kıyısına indik. Göl, aşklıydı, şevkliydi. Derin derin uğultular ve velveleler ile kaynıyordu. Vecde gelmiş, neşe içinde çalkalanıp duruyordu. Güneşin ziyasıyla mezcolan mevceler, parlayıp parlayıp sönüyor, sönüp sönüp, parlıyordu.

Sıddık Süleyman Ağabey, bizi göl kıyısında bir yere götürerek:

“İşte, Üstad’ımız burada “Fenzur ila asar-i Rahmetillahi ilh..” ayet-i kerimesini okuyarak gezinirken kalbine Haşir Risalesi ilham olunmuştur.” dedi.

“Barla sanki, bir arşiv, bir kütüphane, her yeri ayrı bir hatıra, ayrı bir mana yüklü...” demekten kendimi alamadım.

Artık, ayrılma zamanımız gelmişti, Yola çıktık. Gelen bir otobüsü durdurduk. Barlalılarla vedalaştık. O sevimli sahilleri, dağları ve bağları son bir defa daha hazinane temaşa ile otobüse bindik. Güneş, ufka doğru, cereyan eden ziyanın dalgaları arasında sakin sakin süzülerek gidiyordu. Erzurum’a müteveccihen ayrıldığımızda Barla âfâkı işte böyleydi...

Isparta’dan Erzurum’a Dönüş

Erzurum’a gelinceye kadar kafam şu sorularla meşguldü:

“Âdil Türk Mahkemelerinin vermiş olduğu bunca beraat kararına rağmen, niye Bediüzzaman’ı göz hapsinde tutuyorlar ve eserleri niye hâlâ serbestçe okunmuyordu?!..”

“Neden % 99’u Müslüman olan bu vatanın evlatları, neden başları dik, alınları açık, vicdanları hür olarak değil de daracık sokaklardan gizli gizli geçerek Üstadı ziyaret ediyorlardı?..”

“Bin seneden beri tevhid bayrağını cihanın her tarafında şerefle dalgalandırmak için cepheden cepheye koşan ve bu uğurda candan ve cihandan geçen o şanlı ecdadın torunları, şimdi böyle nadir’ül-vücûd bir İslâm kahramanının feyz ve irşadından mahrum mu bırakılmak isteniyordu?!..”

“Bu bir oyun muydu? Bu oyunu kimler tezgahlıyordu? Perde arkasında kimler vardı? Fikri ve vicdanı hür, vatanperver tarihçilerimiz, acaba ne zaman bu perdeleri aralayacak ve sahne arkasındakileri bütün dünyanın huzurunda ne zaman mahkum edeceklerdi?"

"Kalbi sadece vatan ve millet için çarpan, kültür ve irfan hayatımıza 130 güzîde eser kazandıran böylesine bir kahraman vatan evladının ve emsalsiz bir Sultan-ı Ârif’in ve bir Mürşid-i Kâmil’in, bugün bir şükran borcu olarak elinin öpülmesi, her türlü hizmetine koşulması lâzım gelirken, bilakis, böylesine gayr-i insanî bir muameleye maruz bırakılması, hangi akıl ve mantıkla, hangi vicdan ve insafla izah edilebilirdi?...”

"Bu istifhamların, niçinlerin, acabaların arkasındaki gerçek neydi? Yoksa, bu millet mukaddesatından, örf ve an’anelerinden tecrit edilmek, tarihten koparılmak mı isteniyordu?.."

Aslında sorularıma boşuna cevap arıyordum. Zulüm ve ihanetlere gerekçe aramanın bir manası var mıydı?

Bediüzzaman suçsuzdu. Suçsuzdu ama, şu da inkâr edilmeyecek bir geerçekti ki, tarih boyunca hakkın mümessilleriyle çarpışa gelmiş çeşitli zulüm çeteleri vardı. Bu zulüm çeteleri inkâr-ı uluhiyeti, küfrün her nev’ini, dalâletin her çeşidini pâyidar etmek için tarih boyunca imana, adalete, hakka karşı savaş vermişti. Bu uğurda, nice peygamberleri şehid etmiş, vatanlarından sürdürmüştü; ateşe attırmış, taraklarla tarattırmıştı.

Bu menhus çeteler, sadece imana saldırmakla kalmamış, ilim ve fikre de savaş açmışlar, âlim ve mütefekkirlerin de hayatlarına kast etmişlerdi.

Sokrat’ı zindanlarda zehirlettiren de bunlar değil miydi? Eflâtun’u yurdundan bu zalimler sürdürmemiş miydi? Aristo da aynı âkıbete uğramamış mıydı? Ya Galileo? Tecziye yerine taltif edilmesi gereken o zât, nerdeyse bu cahilller güruhuna kafasını kaptırmıyor muydu?.. Gücünü, ancak cehalet ve taassuptan alan bu çeteler, ne bir devlete ne bir millete ve ne de bir devreye has olmuştur. Yine de temenni ediyorum ki, bunların son mazlumu Bediüzzaman olsun.

Yol boyunca bu ve benzeri birçok suale cevap araya araya Erzurum’a geldim.

Fedakâr ve âlîcenap Nur Talebeleri kardeşlerime, Üstad’ımın ve talebelerinin selâm ve dualarını takdim ettim. Seyahat hatıralarımı kendilerine anlattım. Yeni bir şevk ve heyecanla Nur hizmetimize devam ettik.

Ve ben bu seyahatten aldığım şevk ve gayretle Risale-i Nur’u büyük bir azimle yeniden okumaya koyuldum.

Risale-i Nur’da geçen hakikatleri önce kendi nefsim için, nefsimde makes bulması için mütalâa ediyordum. Bu hakikatleri halis bir niyetle, ciddi bir sadakatle kendi nefsime karşı tekrar tekrar okudum.

Bu hâl benim hem nefsimde hem fikrimde hem de içtimaî hayatımda azim inkılâplar yaptı. Onlara yeni bir ruh kazandırdı.

Risale-i Nur, İslâmiyet’e hizmet anlayışıma, millet ve devlet anlayışıma yeni yeni ölçüler kazandırdı.

Haftanın hemen her günü muhtelif evlerde Risale-i Nur dersleri yapıyorduk. Hakikati taharri eden, şüpheye ve tereddütleri izale etmek isteyen, manevî yaralara merhem arayan insanlar bu sohbetlere akın ediyorlar, sorularını samimiyet havası içersinde rahatlıkla soruyorlardı. Okunan derslerden, yapılan sohbetlerden gerekli cevabı alıyorlar, tekrar görüşmek arzusuyla memnuniyet ve huzur içersinde ayrılıyorlardı.

Derslerimize bazen art niyetli, maksatlı kişiler de geliyordu. İslâm akidesini inkâr, yahut tezyif edici sorular soruyorlardı. Ben onları önce sakin sakin dinler, sonra da sorulan sorulara Risale-i Nur’dan muknî, müdellel cevaplar verirdim. Aldıkları cevaplar karşısında şaşkına döner ya ikna ya da ilzam olur giderlerdi.

Bu dersler vesilesiyle Risale-i Nur’un dostları her gün çoğalıyor, Nurları bizzat okuyup istifade edenlerin sayısı gittikçe artıyordu.

Bu arada sık sık çevre ilçelere seyahate çıkıp Erzurum’un kaza ve köylerine Risale-i Nurları ulaştırmaya çalışıyordum. Zaman zaman da civar vilayetlere gidiyor, oradaki Nur Talebeleri ile görüşüyordum. Artık Risale-i Nur Anadolu’nun her köşesinde umumî teveccühe mazhar olmaya başlıyordu.

Risale-i Nur’un feyzi bütün Anadolu’yu sarıyor, Anadolu da Risale-i Nurlara bağrını açıyordu. Nurların her geçen gün inkişafı, bu vatan evlatlarını -bîiznillah- imanına, Kur’an’ına, tarihine ve milletine bağlı birer uzuv hâline getiriyordu.

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'nin Eserleri:


  • Cihad Sahasında Bediüzzaman
  • İrşad Sahasında Bediüzzaman
  • Nasıl Bir Maarif
  • Kader Nedir?
  • Ruh Nedir?
  • Gönül Damalaları
  • İslamda Birlik
  • Hayatım Hatıralarım
  • Nükteler
  • Hikmet Pırıltıları
  • İnsan, Millet ve Devlet
  • Bediüzzaman ve Tasavvuf
  • Bediüzzamanı Nasıl Tanıdım?
  • Alevilik nedir?
  • Dar'ül Harb Nedir?

Hiç yorum yok: