Almanya'da 'Hür Hıristiyanlar'

Risâle-i Nur Külliyatından Asây-ı Musa isimli eserin 6. Meselesinde geçen “Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler...” cümlesindeki lise talebelerinden biri olarak da bildiğimiz, Bediüzzaman Hazretlerinin saff-ı evvel talebelerinden Abdullah Yeğin Ağabeyle yurtdışındaki Risale-i Nur hizmetleri üzerine konuştuk.

80 küsûr yaşına rağmen hafızasındaki hatıraları hâlâ duraksamaksızın anlatan Abdullah Yeğin Ağabey, Nur dairesi içerisindeki farklı meşreplerin ayrı ayrı vazifeleri deruhte etmiş bir şekilde yola devam ettiklerini belirtmekle birlikte kalplerin ittihadının çok mühim olduğunu, ihtilâfa meydan verecek sebeplerden kaçınmak gerektiğini sık sık vurguluyor.

İslam'da, Cemaat ve Ümmet Vardır

Dünyamız, siyasî rejim adı altında, fakat gerçekte ferdin manevi yapısı ve yaşayışına dayalı telakki tarzlarından örülü ayrı kutuplara bölünmüş durumdadır... Bir tarafta emperyalizm-kapitalizm, bir tarafta sosyalizm-komünizm...

Emperyalizm de, kapitalizm de, sosyalizm de, komünizmde de - taşıdıkları isimler ne olursa olsun-muhteva olarak müşabih bütün bu hareketler, aslında sınıfçılık şuuru ile beslenmiş sınıf hareketleridir.

İslâm'da ise, cemaat vardır, ümmet vardır, MUHAMMED (A.S.M.) ÜMMETi'ni teşkil eden ve onların müşterek tefekkürü, hayat nizamı temelinde kucaklamış MİLLETLER CEMAATİ vardır. Esas tefekkürde birleşmiş olan Müslüman milletler, kendi milli hususiyetlerine, yaşadıkları coğrafyanın şartlarına ve örflerine uygun tarzı,  iradeleriyle tercih ederler. Bütün bunlar, talî ve mahallî tedbirlerdir.

'Aldanırız, Fakat Aldatmayız' NEDEN ?

Başlıktaki bu söz, Risale-i Nur müellifinin, Eski Said döneminden miras kalmış sözlerinden biridir. Ve, öncesi de vardır bu sözün: “Biz ki hakikî Müslümanız: aldanırız, fakat aldatmayız.”

Eski Said’in eserleri 1950’li yıllarda Bediüzzaman’ın tensip ve tashihiyle yeniden yayınlanırken Divan-ı Harb-i Örfî’de bu şekilde yer alan bu sözün, 1911’de neşredilen orijinal nüshada ise “Biz Kürdler ki, aldanırız, fakat aldatmayız” diye geçtiği görülür.

Bediüzzaman Hâlâ Keşfedilmemiş Bir Hazine


Vefatının 55. yıldönümünde Bediüzzaman Said Nursi ’nin eserlerini, yazar Metin Karabaşoğlu’yla konuştuk.

Metin Karabaşoğlu, Bediüzzaman Said Nursi’yi şöyle anlattı:
Bediüzzaman bu ülkenin son yüzyılına bu ülkenin damga vurmuş önemli mürşitlerden, âlimlerimizden biri. Daha da önemi olduğunu şahsen düşünüyorum.

Çanakkale Şehitleriyle Dertleşme

Çanakkale şehitliğine gittim
Şehit kabirlerini ziyaret ettim
Yasin, Fatiha üç İhlâs okuyup
Şehitlerle konuşup dertleştim

Bir Ümmetin Destanıdır Çanakkale

Bir Destandır Çanakkale
Yıllar önce üniversite de okurken bir okul gezisinde Çanakkale’ye gitmiştim. Savaşın geçtiği yerleri görmek için çok sabırsızlanıyordum. Nihayet Çanakkale’ye vardık. Savaşın yaşandığı yerleri görünce  içimi büyük bir hüzün kapladı. O an kendimi savaşın yaşandığı anlarda hayal etmeye çalıştım. Çanakkale savaşı ölüm kalım savaşıydı. Bu savaş bir milletin değil bir ümmetin savaşıydı. Bu savaş kardeşliğin ve vefanın da en üst düzeyde yaşandığı bir destandı.
Evet bu savaş bir kardeşlik destanıydı. Bu cephede Türk, Arab, Kürt, Boşnak, Arnavut omuz omuza savaştı. Bir çoğu şehit düştü. Bunu şehitliğe vardığımızda daha net bir şekilde görmüştük.

Bedrin ve Çanakkale’nin Aslanları

Bu milletin nefs-i emmaresi olan talihsiz şairlerden biri şöyle demiş:

Din şehid ister, asuman kurban;
Her zaman, her taraf kan kan kan. (Tevfik Fikret)

Zavallı şair, bu iki mısrasıyla adetâ: “Din şehid olmamızı, Allah kurban kesmemizi istiyor. Her yerde, her zaman kan görüyoruz. Bıktık artık bu manzaralardan.” diyerek İslamiyet’e kinini kusmuş; İslamiyet’i gönderen Allah’a düşmanlığını ve inkârını ilan etmiştir.

Bu da şair, Mehmed Âkif Ersoy da şair. İkisi de bu ülkenin havasını teneffüs etmiş, suyunu içmiş, ama Âkif’ten nur, diğerinden kir akıyor. Birinden küfür ve cehennem çıkmış, birinden de iman ve cennet. Aynı suyu yılan içer zehir üretir, arı içer bal yapar.

Kıymeti Bilinmeyen Bir Kahraman: Seyid Onbaşı



Çanakkale Savaşı, bugün bile hakkı tam teslim edilemeyen bir zafer. Çünkü devrin süper güçlerinin hücumuna karşı, çoktan bitti sanılan bir devletin her zaman var olacağını anlattı, hâlâ da anlatıyor.

Eğitimci-yazar Vehbi Vakkasoğlu’nun, “Bir Destandır Çanakkale” adlı kitabı dedelerimizin kahramanlığını bize en iyi anlatan kitaplardan biridir.
İşte Vakkasoğlu’nun kitabında, Seyid Onbaşı’nın kahramanlığını anlattığı bölüm:

Çanakkale’de Şahlananlar

Çanakkale’de yaşananlar, sadece kuru bir “savaş” kelimesiyle açıklanamaz. Orada yaşananlara ancak bir milletin “şahlanışı” denilebilir. Osmanlı torunu yiğit Mehmetçikler, yüreklerindeki iman gücüyle dünyanın “Süper Güçler”ine meydan okumuşlardır.

Hz. Ali’nin, Hayber Kalesi’nin kapısını sökerken şahlanışı gibi şahlanmıştı Seyit Onbaşı
O şahlanışla 276 kiloyu sırtlanmıştı Müctecip Onbaşı…
O şahlanışın tesiriyle bir denizaltıyı, periskopundan, hem de top atışıyla yakalamıştı.

Aile Hayatı Müslümanın Küçük Bir Cennetidir



İnsanın hususan Müslüman’ın tahassüngâhı (sığınağı) ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası âile hayatıdır. (24.Lema, 2.Nükte)



Nev’-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem’iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce, bir tahassüngâh ise; âile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. (9.Şua)

Öcüleştirme Sırası Nurculara mı geldi?

Abdurrahim Karslı kardeşimiz, bir parti kurmuş.

Genel başkan olarak verdiği ilk röportajında da nurculara verip veriştirmiş. Elbette haklı tarafları varmama onun böyle bir çıkışla gündeme gelmesi, beni ciddi endişelendirdi. Çünkü Nurcuları gözden düşürmemplanının öteden beri var olduğunu biliyorum. Ben o çıkışı, birilerinin düğmeye basması gibi algıladığım için bu yazıyı yazma gereği duydum!

Kötülük Edene İyilik Edeceksin!

Bir gün altı insanın yolu bir yerde kesişti. Birbirlerini daha önceden tanımıyorlardı. İlk defa ve mecburen bir arada olmaları gerekiyordu. Tehlikeli bir yolculuğun hiç beklenmedik durağında durmuşlardı. Bindikleri araç arızalanmış, yolda kalmışlardı. Soğuk ve karanlıktı. Hepsi bir ateşin etrafında toplanmış, ısınmaya ve gecenin karanlığını dağıtmaya çalışıyorlardı. Biricik ateşleri sönmek üzereydi. Alevler cılızlaştıkça karanlık derinleşti. Yüzlerine çarpan sıcaklık hızla azalmaya başladı. Herkesi yalnızlaştıran ve çaresizleştiren karanlığı ve soğuğu daha derinden hissetmeye başladılar.

Resulümden Haber Var Mı?

Resulümden Haber Var mı?

Hoş geldin ey Bad-i Saba!
Resulümden haber var mı?
Seninle selam göndersem,
Acaba işe yarar mı?

Dinle Ey Şakird

Dinle Ey Şakirt
Bir din kardeşinin sana anlatacakları var.

Biliyorum dinlemek istemiyorsun. Söyleyeceklerime peşinen 'yanlış, iftira, yalan' diye bakacaksın. Beni 'Cemaat düşmanı', 'Hocaefendi düşmanı' olarak görüyorsun muhtemelen. Bu yüzden söyleyeceğim her şeyi peşinen reddedeceksin farkındayım.

Alışveriş Merkezleri ve Yakan Gözler!


1985 yılında Kuveyt'e geldiğimizde, bugünkü gibi büyük alışveriş merkezleri yoktu. Sadece, mahalle sakinlerinin kendi mıntıkalarında kooperatif ortaklığı şeklinde kurmuş oldukları büyük marketler ve şehir merkezinde bulunan bildiğimiz tipte mağaza ve çarşılar mevcuttu. Bunlardan başka, Kuveyt'in en eski pazar yeri olan Mubârekiye'de, satıcıları yüzleri peçeli bedevî kadınlardan oluşan "Suuk el- Harîm / Kadınlar çarşısı" vardı. Bu kadınlar yerlere otururlar ve önlerine açmış oldukları sergilerde, kına, sabun, lif, buhur, tarak, misvak gibi şeyler satarlardı. Son yıllarda ise, tüm dünyayı saran "Mall / Alışveriş Merkezleri" modasına Kuveyt de uydu ve Şark, Avinues, 360, Raya, Marina ve Kût gibi bir çok yer açıldı.

Modern Takva mı, Yoksa Takla mı? (Tesettür)


Modern Takva?"Ayy, kapalılık sana çok yakışıyor. Bence kapanmalısın"

Bu cümle problemli. Hemde öyle böyle değil. Tesettürün amacını tamamiyle ortadan kaldırabilecek kadar güçlü bir cümle.

İsterseniz tesettür ayetlerini tekrar bi hatırlayalım: