Bediüzzaman-ı Kürdî'nin İlân-ı Hürriyetten Sonra Selânik'te Verdiği Nutku

Birinci tecrübe, birinci inşa', birinci nutuk olduğundan noksan ve iğlakı tabiîdir. Mâzur tutarsanız, teşekkür ederim. Tutmazsanız mâzursunuz. Zîra hürriyet var.

Kaplan postuna benzeyen elbisem gibi, üslûb-u beyanım da zamanın modasına muhaliftir. Zîra alâturka terzilik bilmiyorum, tâ bu maâniye iyi libas keseyim ve düğme yapayım.

Reca ediyorum, nutkumu hayalhanenize girmekten yasak etmeyiniz. Benim gibi hem hayalden kapı açın, tâ ki kalbe girsin. Zîrâ hamiyet ve diyanet ve gayretinizle iş var, müzakere edecekler. Kalbin karanlık köşelerinden ışık yakacaklar!..

DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVADIR

"Bediüzzaman-ı Kürdî'nin fihriste-i makasıdı ve efkârının programıdır.

Ey şu müşevveş sözlerimi temaşa eden zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile mütalaa et. Yoksa sathi nazardan hâsıl olan su-i tefehhüm zannınızı helâl etmem. Sen de okuma!..

İfadâtım zekîlere hitaptır. İşâret kâfidir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan'ın yüksek dağları olduğundan kusurumu ümmîlik ve acemiliğime bağışlamak mukteza-yı mürüvvettir.

Ben ki; İslâmiyete, maarif-i İslâmiyeye, ulemâya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve hilafete ve İttihad-ı Muhammediyeye ve Kürdlüğe intisabım cihetiyle şu sıfatlardan neş'et eden devair-i mütekatiâ gibi cemiyetlerin mültekası olduğumdan ve her bir hey'et-i içtimaiyenin cism-i nâmî gibi tenbihe muhtaç olan ukdetül-hayatiyesinde mündemiç istidadâtı fiile çıkarmasının muharriki ve mûkızı meyl-üt terakki olduğundan, o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meyl-üt terakkiyi faaliyete sevk etmek için herbir hey'ete mahsus birer fikrim vardır.

Birinci Madde:

Âlem-i İslâmiyetin ukde-i hayatiyetisini tenbih ve te'min ve meylüt-terakkisini faal etmek için; adâlet ve meşveretten ibâret olan meşrutiyetin me'hâz ve menba'ını, ezel ve ebed şanında olan Kanun-u Îlâhînin şârihi olan mezahib-i erbaayı ittihaz etmektir. Zîrâ milyonlarla dâhilerin ecr-i âhiret için istinbat ettikleri bahr-ı umman gibi mesâil-i şeriyeye kanaat etmeyip; Avrupaya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhar-ı fakr etmek, din-i İslâm'a büyük bir cinâyettir. Meşrûtîyette hâkîm, kânun olduğundan bu kânun, libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli. Tâ ki, asabiyyet-i maneviyye onun riyasetine karşı cevab-ı red vermesin. Meşrûtiyette Şeriât-ı Garra hükümferma olduğu halde, üç şecere-i zakkumu kökünden ihraç edecek. Ve üç şecere-i tûbâ zemin-i meşrutiyette neşv-ü nema bulacak ve dal budaklar saçacaktır.

Zakkum şecereleri: dinsizlik, iftirak ve nifak ve zünûb ve mesavî-yi medeniyet ve hakkımızda şematetli olan zann-ı fâsid-i ecânibdir.

Ve tûbâ şecereleri: ruhânî manyetizma ile ittihad-ı âmme ve inbisat-ı Şeriat cihetiyle terakki ve tenzih-i din ve nokta-i metîn-i dîne istinad, meşrutiyet sebebiyle ikbâl-i istikbalimizdir. Hem de anasır-ı gayr-ı müslime, meşrutiyetin devamına mutmain olacaktır.

Cemi-i kuvvetimle derim ki: hiçbir hakikî mehasin-i medeniyet yoktur ki; İslâmiyet sarahaten veya zımnen veya iznen onu veya daha ahsenini mütekeffil olmasın. Ammâ vâesefâ ki; çabuk aldatıcı mesavî-i medeniyeti çocuk tabiatlı bâzı ehl-i heva ve heves mehasin zannederek tûtî gibi en evvel onu taklid ettiler.
Hem de meşrûtiyet, şeriâtın abd-i memlûkudur. Ondan gasbolunmaz. Dikkat isterim ki; Şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdâd-ı zâlimâne sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinad ile ol kadar dâhil ve haric mühacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden, şimdi asl-ı şeriatla münasebet-i hakikiyesi olan meşrutiyetin bekâsı bu kuvvet-i âlîye istinad etmek zarurîdir.

İkinci Madde:

Maarif-i İslâmiye ordusunun fırkaları olan ehl-i medrese ve ehl-i tekye ve ehl-i mektebin ifrat ve tefrit ile birbirlerini tadlîl ve techîl ile hâsıl olan ve ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan ve aheng-i terakkiyi ihlâl eden tebâyün-ü efkârlarını ve tehalüf-ü meşariblerini izâle; ve efkârı tevhid, meşaribi takrib zarurîdir.
Nasıl ki; cesim bir fabrika-yı muntazamanın ve bir kasrın odalarının kapıları birbirine açılıyor, bir maksada hizmet eder.

Kezalik, mektep ve medrese ve tekye, te'yid-i münasebet ile o kasr-ı âli-yi İslâmiyenin birer açık kapılı odası gibi olmak ve salonu da hükûmet olmak zarurîdir. Tâ herbiri diğerinin noksanını tekmîl ile kâide-i taksîm-ul-mesaî tatbik edilsin

Te'yid-i münasebet şöyledir ki: Mekâtib-i âliyede hakaîk-i İslâmiyeyi berâhin ile okutmak ve medreselerde fünûn-u lâzime-i medeniye, eski hükemânın bataklığına bedel tedrîs olunmak ve tekyelerde de mütebahhirîn ulema bulunmaktır.

Üçüncü Madde:

Devlet-i ilmiyede meşrûtiyet-i ilmiyeyi te'sis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umumiye-i ilmiye feveran ile, ağraz ve enaniyet ve evhâm ve şübehatı bel' etsin. Zîra herbir âlim, kendi fikrini herkese kabul ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharri-i hakikatın yolunu seddetmekle bir nev'i istibdâd-ı ilmiye yapıyor.

Elhâsıl: İstibdad gerek idarede gerek ilimde olsun, semerât-ı sa' yi istihlâkla istikbale istidbâr ediyor. İdarede kuvvet kanunda olmalı. Ve ilimde de kuvvet hakda olmalı. Yoksa istibdad hükümferma olur.

Dördüncü Madde:

Talebelik sanat-ı mütenevviasında taksîm-ül mesaî kaidesini medresede tatbik etmekle beraber, içtimaât ile münazara ve müdavele-i efkârdan feveran eden bir nevi efkâr-ı umumiyeyi üstad-ı mânevî ittihaz etmektir. Tâ ki talebelikte ukdet-ül hayatiye tenebbüh ve meylût-terakki faaliyete ve meylütteceddüd zuhûra başlasın.

Elhâsıl: Nasıl ki, devlette efkâr-ı amme hâkimdir. Müftüsü de efkâr-ı umumiye-i ulemâ olmalı. Ve üstad ve muallimi de efkâr-ı âmme-i talebe olmalıdır. Tâ ki, meşrutiyet mütesaviyen ve mütenasiben cereyan etsin. Şeriatta icma-ı ümmet hüccet-i katî' olduğundan efkâr-ı âmmenin kıymet ve mevkiini gösterir.

Beşinci Madde:

Mürşid-i umumî olan vâiz ve hatipler hem âlim-i muhakkik olmalıdır, tâ bürhan ile ikna' eylesin. Zîra tasvir ve tezyin-i müddea, müteharri-i hakikata karşı faidesizdir. Ve hem de hakîm-i müdakkik olmalıdırlar, tâ ki bir şeyi terğib veya terhib ile, ondan daha mühim şeyi tenzil ve tahfîf edip muvazene-i Şeriatı bozmasınlar. Ve hem de belîğ-i hakîm olmalıdırlar. Tâ ki, mukteza-yı hâle mutabık ve ilcaât-ı zamana muvafık ve teşhis-i illete münasib söz söylesinler.

Altıncı Madde:

Osmanlılığın meyl-üt terakkisini faal etmektir. Şöyle ki: Bu devletin mâbihil-hayatı ve dini, Din-i İslâm olduğundan; her bir Osmanlı İ'lâ-yı şevket-i İslâmiyeye mükellef ve her bir mü'min İ'lâ-yı Kelimetullaha muvazzaftır. Ve bu zamanda i'lâ'nın en büyük sebebi maddeten terakki olduğundan; ve terakkinin en müthiş düşmanı olan cehâlet ve zarûret ve ihtilâfa; seyf-ül mârifet ve sa'y-i insanî ve ittihad ile din namına ittihad edeceğiz. Amma a'da-yı haricî, medenî olduklarından fikren galebe çalmak lâzımdır. O cihadı da berâhin-i Şeriata havale edeceğiz.

Yedinci Madde:

Hilafete dair bir rüyadır. Âlem-i mânâda padişahı gördüm. Dedim: "Sen zekat-ül ömrü Ömer-i Sânî'nin mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrutiyet riyasetine lâzım ve bîâtın mânâsı olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın."

Pâdişah dedi: Ben O'nun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!.
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadî ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlûb olan terakkiyi intac edebiliyor. Düvel-i ecnebîyenin adaleti bunu isbat eder.

O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: "İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul'da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ulemayı doldurmak.. ve Yıldızı dâr-ül fünûn gibi etmek.. Ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti, mevki-i hakikisine is'ad etmek.. Ve milletin kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i'lâ et. Tâ Hânedân-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertevnisâr-ı adâlet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki, imamsın..."
Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rüyadır. Asıl uyanmak ve hakîkat o rüya imiş.

Sekizinci Madde:

İleride tavaif-i mülük temelleri hükmünde olan anasır-ı muhtelife kulüplerinin ittihadının temeli ve nokta-i istinadımızın esası olan "İttihad-ı Muhammedî"den anasır-ı gayr-ı müslime tevahhuş etmesinler. Zîra mesleğimiz sırf ahlâkî ve dinî olduğundan, onlara faide-i azîmeden başka zarar vermez. {(*) Volkan'da "zarar vermez" cümlesinden sonra, "hem de müvazene-i devleti muhafaza eden milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur" cümlesi de vardır.}

Bizi kendilerine kıyas etmesinler. Zîrâ milliyetleri çoktan vicdanî olan dinlerine galebe çalmış... Hem de onları medenî biliriz. Medenîlere ikna' ile, muhabbetle galebe çalınır.

Bâhusus en vahşi zamanlarda bu kadar edyân ve akvâm-ı muhtelife ferman-ı  ﻻ‌َٓ ﺍِﻛْﺮَﺍﻩَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِile medeniyet-i İslâmiyede mâsun kalmışlardır. Ne vakit cemiyetimizden tevahhuş etseler, Meşrutiyete adem-i kabiliyetlerini ve vatana hıyanetlerini ve meşrutiyeti muvakkat ve gayr-ı meşru' istediklerini göstermiş olurlar.

Hemde ecnebîler bu cemiyyet-i ahlâkiyye ve mürşidaneyi istihsan etmeleri gerektir. Zîrâ eski zamanda ecnebîler vahşî olduklarından İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) onların vahşetine karşı taassub ve husûmet göstermeğe mecbur idi. Şimdi onların medenileşmeleri ile o mahzur zail olmuştur. Zîra din noktasında medenilere galebe ikna iledir. Ve mezheb ve dinin ulviyetini ve mahbûbiyetini fiilen göstermek iledir. Söz anlamayan bedevîler gibi icbar ve husumetle değildir. Amma vâesefâ ki, İslâmiyyet ve hamiyyet nâmını taşıyan bazı zevzek ve lâubalilerin "kamerin menfaatı, ayyaşlar mehtâbında işret etmeğe münhasır; ve şemsin faidesi bataklıkta mevadd-ı hasise taaffün etmeğe münhasırdır." diyen eblehler işret ve taaffünü mania' olmak için şems ve kamerin men'-i tulûuna kalkışmaları gibi; en mukaddes ve ulvî olan Şeriat-ı Garra ve onun hadimi ve en hakikîkatlı ve uhrevî olan İttihad-ı Muhammedîyi kendi cemiyet-i dünyeviyelerine kıyasen ağrâz-ı fâside ve metalib-i süfliyeye vasıta etmek gibi bir emr-i muhale ihtimal veriyorlar. Ve Şems-i hakikate püf-püf ediyorlar. Heyhat nerede Süreyya süpürge olur? Veya üzüm salkımı gibi yenilir? Cihan arslanları silsile-i şeriata bağlı olduğundan, tilkinin onu koparmağa kalkışması sırf mecnûnanedir.
Cemiyyetimizin meşrebi, beyne'l-İslâm muhabbetin mânâsına muhabbet ve husûmetîn medlûlune husûmettir. Ve mesleği: "Ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya etmektir. Ve rehberi Şeriat-ı Garra ve seyfi berahîn-i katıâ ve maksadı İ'lâ-yı Kelimetullah'dır...."

Dokuzuncu Madde:

Kürdlerin ihtilafından zayi' olan kuvve-i cesimelerinden istifade etmek için, ittihad-ı millî ile efkâr-ı umumiyelerini izhar etmek ve maârif ile o efkârı terakki ettirmektir. Tâ ki, meyl-üt terakkileri faaliyete ve ukde-i hayatiyeleri tenvîre başlasın. Halbuki maârif-i cedideden dört sebepten tevahhuş ediyorlar. İstîzâh olunca izâh edeceğim. Bâhusus şimdiki bazı gençlerimizin dinlerindeki lâubâliâne hareketleri daha ziyâde milleti tevhiş ediyor. Bu gibi lâubâliler Meşrûtiyete hizmet değil, bilakîs Meşrutiyete ve millete büyük bir darbe vurarak tarîk-ı terakkîyi sedde sebep oluyorlar.

Kürdistan'a maarif-i cedidenin idhâline çâre-i yegâne: Hamidiye alaylarında askerlik münasebetiyle; mekatibte medrese nâm-ı me'lûfiyle ulûm-u diniye ile beraber fünûn-u lâzîme-i medeniyeyi; aşâir-i mezkûrenin üç muhtelif nikatında talebenin tayinatının te'miniyle beraber üç dâr-ul ilim küşâd.. Ve bunlardan neş'et eden Kürd üleması da, ihya olacak medaris-i münderisede Kürdlerin isti'dadlarına göre tedris-i fünûn etmektir.
Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dikkatinizle bana yardım edin.
 ﻭَﺍﻟﺴَّﻼ‌َﻡُ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻊَ ﺍﻟْﻬُﺪَﻯ
Yüzbin def'a yaşasın Şeriat'ı Garra!..


Kaynak: VOLKAN Gazetesi  No: 83 - 11 Mart 1325 23 Mart 1909
(Bu makale,Volkan 83 ve 84 sayılarında yayınlanmıştır.)

{(*) Not: Bu nutuk; Hürriyet ilanının (ll. Meşrutiyetin) üçüncü gününde 27 Temmuz 1908 tarihine nutuk olarak İstanbul'da; Ve bir hafta sonra da Selânik'te irad edildiği gibi; 02 Ekim 1908 - 08 Ekim 1908 tarihleri arasında 11, 12, 24 ve cilt 2 sayılı Misbah Gazetesi'nde neşredilmiş ve sonra; "Kütübhane-i İctihad" sahibi Ahmed Ramiz tarafından "Nutuk" diye derlenen Bediüzzaman Hazretlerinin sair bazı makaleleri ile birlikte 1910 tarihinde İstanbul-İkbal-i Millet matbaasında tab' ettirilmiştir.
"Misbah" gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur: "İstanbulumuzca Kürd Hoca denmekle maruf, fazıl-ı şehîr Bediüzzaman-ı Kürdî Molla Said Hazretlerini inkılab-ı mes'ud ibtidalarında Dersaadet ve Selanik'te kerraren irad edip bilhassa gazetemize ihda eylediği nutk-ı irticalidir."
Bu tariften başka "Misbah" gazetesi, nutkun baştarafını kısaca ve hülasaten alıp geçmiş. Biz ise "Nutuk" kitabındaki metni asıl aldık. -Naşir-}

Hiç yorum yok: