Son Şahitlerden Refet Kavukçu Ağabey Hayatı, Hatıraları

Son Şahitlerden Refet Kavukçu Ağabey Hayatı, Hatıraları

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son şahitlerinden Erzincan'ın kadim Nur Talebelerinden Refet Kavukçu ağabeyimiz 26.06.2022 çarşamba sabah saatlerinde vefat etmiş.
Allah rahmet etsin Mekanı cennet olsun. Hepimizin başı sağolsun.
Üstadımıza ve Resulullah’a kavuştu. 60 küsur yılını Risalei Nur hizmetine verdi. Risalei Nur hizmetinde sebat ederek, çok sayıda insanın Risalei Nurla imanının kurtulmasına ve kuvvetlenmesine vesile oldu. Hattatlığını hakikatların Tebliğine vesile olarak kullandı.
Allah ondan ebediyyen razı olsun. İnna lillah ve inna ileyhi raciun.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin talebesi, ressam, hattat ve müzehhib Re’fet Kavukçu kısa özgeçmişini ifade ettiği bir yazısında kendisini şöyle anlatır:

“1930 Erzincan doğumluyum.

Okul öncesi dönemimi ekseriya sıtma hastalığı ile geçirdim. 1937’de ilkokula başladım. 1 ve 2. Sınıflarda inançsız öğretmenler her şeyi tabiatın yarattığını söyler, aileden aldığımız inancı sarsarlardı. Talebeye “dünyayı kim yarattı?” gibi sözlerle inançsızlığı aşılamaya çalışırlardı. Bizlere, ‘bu âlemi tabiat yarattı, Allah yoktur çocuklar! Allah’ım bize şeker ver diye isteyin bağırın’ der ve bizleri hep bir ağızdan bağırtırlar bir cevap gelmeyince, bir de tabiat anadan isteyin, derler ve bizi bağırttırırlardı. O zamanki mimaride betonarme bina yoktu, tavan ahşap olduğundan tahta araları açıktı, talebenin bağırmasıyla hademe şeker atar öğretmen; bakın size Allah vermedi ama tabiat ana verdi, der, körpe dimağları tahrip ederlerdi. Bunu yıllar sonra anladım.

İlköğretim 3. Sınıfta Erzincan büyük depremi yılbaşına üç gün kala oldu. Depremin ardında Sivas’a gittik 3. Sınıfı orada tamamladım. Sivas’tan sonra amcamların talebiyle Konya’ya gittik. Konya’da bir yıl ağabeyimle gizlice Kur’an dersi aldık. 4. Sınıfı Konya’da okudum. Öğretmenimiz Hayat Bilgisi dersinde beni vazifelendirirdi ve her sabah erkenden o gün işlenecek konunun haritasını renkli tebeşirle tahtaya çizerdim sonra konu işlenirdi. Okul bitince Erzincan’a döndük 5. Sınıfı burada okudum.

Ortaokula 1944 yılında başladım. Tabiat Bilgisi dersinin bayan hocası konuları işlerken çiçek böcekten bahsederdi ve tabiat yarattı, sözünü çok kullanırdı. İlkokulda aldığım yarayı derinleştirdi. Özet defteri tutarken, ben kitaptaki resimleri çizerdim bana hep 5 verirdi. 19 – 20 yaşına geldiğimde namaz kılmayı çok istediğim halde kılamıyordum. Babamla beraber bakkaliye işletir ve bu arada ben tabela yazar, buradan bir gelir elde ederdim. Resim yapmayı sevdiğimde yakınlarıma çiçek, manzara resimleri yapardım. 1950 yılının Ekim ayında askere gittim. İş ocağında askerî araçlara yazı yazardım. Güzel sanatlar akademisine müracaat ettim fakat gidemedim. Öğlen aralarında gizlice resim çalışırdım. İşime engel olmaması adına içimdeki inkârcı fikri çıkarmak için milliyetçi yayınları ve tasavvuf kitapları okurdum. İnancımda oldukça düzelmeler oldu (Mevlana, Gazali, İmamı Rabbani, Geylani ve devletin yayınladığı klasikleri okurdum.)

İçimdeki ukdeyi tamamen atamadım, yine arayış içindeydim. İki üç kişi konuştuğunu görsem bu arayıştan olsa gerek, merakımı mûcib oluyordu acaba dine ait bir meselemi konuşuyorlar diye. Cuma namazlarında vaiz ve hutbe konularını not alırdım. Hakkı dayım (ihtiyar bir zat) kartpostal okuyor ve şöyle diyordu: “Pirenin midesini tanzim eden manzume-i şemsiyeyi (güneş sistemi) tanzim etmiştir.”

Bu ifade benim merakımı tahrik etti, fakat devamını getiremedim. 1955: Sık sık kitapçıya gider dini yayınları takip ederdim. Bu halimi bilen bir arkadaşım Bediüzzaman’ı okudun mu, diye sordu. Bana kitapları nerde bulacağımı yani Emekli astsubay Osman Tavşanoğlu’nun adresini vererek kitapları alacağım yeri tarif etmiş oldu. Hakkı dayımla o zatın köyüne gittik bana kapağı kopmuş daktilo yazısı bir kitap verdi. O gece anlayamadığım halde kitabı elimden bırakamadım, gaz lambası ışığında gece yarısına kadar okudum. Çok sevmiştim Üstadın ismini ve kitabını ilk defa öğrenmiş oldum.

Tabela çalışmalarım devam ediyordu, evin bir köşesini atölye yapmıştım. Piyasaya iki kişi tabela yazıyorduk ve çok rağbet görüyordum. 1956’ya gelindiğinde artık bende bir Risale-i Nur takipçisi olmuştum. Risale-i Nurlar Bediüzzaman’ın isteğiyle yeni yazıyla neşredilmeğe başlandı. 1957 yılında Said Özdemir Ağabey’e mektup yazarak Risale-i Nur hizmetinin mekânlarının tabelalarını yazacağımı ifade ettim. 1958’de Said Özdemir Ağabey Risale-i Nur’daki vecizelerden kırk levha siparişi verdi.

Bu tabelalar belediye otobüslerine ve tren garına asıldı. 1960; Ankara’da Ahmet Feyzi, Mustafa Sungur, Said Özdemir Ağabey’ler bizi Ankara’ya davet ettiler. Mehmet Küçükağa Ağabey’le Ankara’daki toplantıya katıldık. Ankara’dan üç kişi Bediu’z-zaman’ı Ankara’ya davet etmek için Emirdağ’a gittik, Davetimizi Bediüzzaman’a tebliğ ettik, çok hasta oldukları halde kabul ettiler. Emirdağ’dan Ankara’ya konvoy şeklinde yola çıktık. Bakanlar Kurulu kararıyla Bediüzzaman Emirdağ’da mecburi iskâna tabi tutulunca geri dönmek zorunda kaldı.

Ankara’da milletvekili ve bakanlarla görüşme yapıldı. 1960 yılında ilk dershane (Risale-i Nur dersleri yapılan yerler) açıldı. 1963 yazdığım vecize levhaları ve kartpostallardan dolayı mahkemelik oldum.

1964. Av. Bekir Berk bizi müdafaa etti ve berat ettik. 1964 yılında Zübeyr Gündüzalp Ağabey beni davet etti. Eskişehir’e gittim. Zübeyr Ağabey hat dersi alarak Kur’an-ı Kerim’ i yazmamı istedi. 1964’te Hattat Ali Rüştü Beyden bir sene mektupla ders aldım. 1965 Hamit Aytaç hocadan ders almaya başladım. 1965; İslam Kitabevi’min taşlanması… 1976 tarihinde Hamit Aytaç Hoca’dan icazet aldım.

Üstadın bulunduğu mekânların fotoğrafını alarak tuâle aktarıyordum. 1982; Kur’an-ı Kerim’i yazmaya başladım. 1986’da Kur’an’ın baskısı yapıldı. 1992; Resm-i Osmani imlasıyla ikinci Kuran’ı yazmaya başladım. Bu arada resimlerin büyük çoğunluğu tamamlandı. 2000 yılının 24 Mart’ında albümü bastırdık ve İstanbul’da Resim Sergisi düzenlendi. 2002’de ikinci Kur’an yazımı bitti. 4 sene El – Ezher Üniversitesi tarafından tasdik edilen Kur’an-ı Kerim Kahire’de basıldı. Bu arada Cevşen tesbihat gibi dua kitaplarını da yazarak baskıya verdik.” (Mihraphaber)
☆☆☆

Re’fet KAVUKÇU Ağabey’den bazı hatıralar

HZ. ÜSTAD’I DAVET ETMEK VE MECLİS’İ ZİYARET ETMEK İÇİN ANKARA’DA TOPLANDIK

Hz. Üstad 1959 senesinin Kasım, Aralık aylarında Konya’da Hz. Mevlana’yı, Ankara’da Hacı Bayram Veli’yi, İstanbul’da da Eyüp Sultan Hazretlerini ve oralardaki talebelerini ziyarete gitmişlerdi. Gazetecilerin çok sıkı takibi ile nurcular hakkında büyük bir neşriyat başladı. Çok aleyhte ve iftiralı yazışmalar oluyor, köşe yazıları çıkıyordu. Meclis, Bakanlar Kurulu bu aleyhteki neşriyatın tesiri altında kalır diye bizler de endişe duyuyoruz.

1960’ın Ocak ayı idi. 6 veya 7 Ocak… Ankara’dan bütün Türkiye sathına bir mektup yayınlandı. Ahmed Feyzi, Mustafa Sungur ve Said Özdemir ağabeylerin imzasını taşıyordu mektup. “Bulunduğunuz yerlerdeki kardeşlerden bir veya iki kişi olarak Ankara’ya bekliyoruz…” tarzında bir davet mektubu. Biz Erzincan’dan iki arkadaş bu davete icabet edelim dedik. Ben ve Mehmed Küçükağa beraber gittik. Ulus’ta Murat Lokantası’nın üstünde bir daire kiralanmış, o dersanede toplandık… Ahmed Feyzi Kul Ağabey bizi çağırma gayesini şöyle izah ettiler: “Biz yarın Büyük Millet Meclisi’ne gideceğiz, herkes kendi milletvekilini bulacak, bakanı varsa bakanı görülecek; Risale-i Nur’un mahiyeti, Üstad’ın gayesi, hizmetimiz bizzat milletvekillerine, bakanlara anlatılacak. Ta ki gazete neşriyatlarının tesirinde kalarak, aleyhimizde herhangi bir karara tevessül etmesinler. Kedimizi tanıtacağız” dedi. Sonra Ağabeyler: “Biz Mecliste iken, Hz. Üstad’ımıza Bahçelievler’de bir daire kiraladık, orada kalacak. Hz. Üstad’ı getirmek için bir heyet çıkaracağız, o heyettekiler Üstad’ımızı sabahleyin Emirdağ’dan Ankara’ya getirecekler” dediler. Kura çektiler…

Çekilen kur’ada Samsun’dan Ali Rıza Sağlamer, Adıyaman’dan Dursun Kutlu, bir de Hüsrev Ağabeyin sağ kolu sayılan yazı işlerini yürüten Astsubay Fahri Türkmen… Bunlar çıktı kur’ada. Fahri dedi: “Ben Üstad’ımızı birkaç defa ziyaret ettim.” Bana verdi Kura’sını. Bir de Yahya isminde Çankırılı bir kardeşimiz arabamızı kullanacak, dördümüz… Arabamız yeni alınmış bir minibüs, koltukları konulmamış, kilim sererek gecenin geç bir saatinde Emirdağ’a hareket edildi. Erken bir saatte Emirdağ’a indik.

BEDİÜZZAMAN’IN EVİ ÇOK FAKİRANE…

Üstad’ımızın evi Emirdağ çarşısında dükkânların üzerinde ahşap bir ev. İki daire var, birinde Üstad’ımız oturuyor. Oraya doğru gidiyoruz. Hüsnü Bayram ağabeymiş, orada tanıdım, o karşıladı bizi. Üstad’a gittiğimizi anlayınca: “Üstad’ımız çok hasta, sesi kısıldı konuşamıyor, ziyaretçi de kabul etmiyor. Bir de akşam Üstad’ımız aleyhine İnönü’nün bir radyo konuşması oldu; güya Menderes Üstad’ımızı köy köy gezdirip parti propagandası yaptırıyormuş. Bu emniyetin dikkatini çekiyor, emniyet nezaret altında tutuyor Üstad’ımızın evini. Kimseyi bırakmıyorlar, gidemezsiniz” dedi. Biz de: “Üstad’ımız bazı vilayetlere davet ediliyor, başta Ankara olarak davetler var” dedik. Hüsnü Ağabey, “Mektupları ben götüreyim” dediyse de, kabul görmedi. Gitti-geldi “Üstad’ımız kabul buyurdular” dedi.

Arka caddeden giriliyor Üstad’ımızın evine. Giriş kapısının karşısında bir çay ocağı var. Oradan bazı sivil polisler gireni çıkanı tespit ediyorlar. Fakat bize mani olmadılar. Girdik, birkaç basamakla Üstadımızın koridoruna çıkılıyor. Koridor dar, birkaç oda kapısı açılıyor koridora. Birinde Üstad’ın hizmetine bakan Zübeyir ve Hüsnü ağabeyler kalıyor. Diğer bir oda da Üstad’ımız kalıyor. Koridor ahşap, herhangi bir sergi de yok. Kış, Ocak ayı olduğu halde öyle bir donanım içinde değil, fakirane bir ev. Kapının yanında iki-üç raflı bir teldolap var. Dolabın içinde de küçük bir alüminyum tas, tasın içi boş, yanında bir yumurta var. Üstad’ın kapısının önüne götürdüler bizi…

ÜSTAD’IN ELİNİ ÖPERKEN BAYGINLIK GEÇİRDİM

Hz. Üstad’ı ziyaretimi anlatmadan önce şunu arz edeyim: O sıralarda Manisa’da bir hadise oluyor… Manisa Merkez Vaizi Emin Zeyrek hoca efendi, Muzaffer Arslan ağabeyin ‘Hz. Üstad Mehdi’dir’ demesine tahammül edemeyip itiraz ediyor. Fakat neticede “Ben bütün hadis külliyelerini okuyacağım, Mehdi hakkındaki rivayetleri toplayacağım” diyor. Hakikaten Emin hoca efendi, bir-iki ay içinde Hz. Mehdi hakkında A4 kâğıdına sekiz sayfalık bir yazı bloğu hazırlamış… Orada ispat var… Bana da gelmişti. Onu okuyunca, makamı anlayınca benim için Hz. Üstad’ı ziyaret çok zorlaşmıştı.

Üstad’ın kapısını açtılar çok heyecanlıyım… Üç dört senedir nurları okuyorum ama Hz. Üstad’ı ziyaretin usul-üslubunu bilmiyorum. Arkadaşlar önce girsin de, onlar nasıl hareket ediyorsa ben de öyle yapayım, adapta bir kusurum olmasın diye düşünüyordum.

Fakat beraber geldiğimiz arkadaşlar: “Biz daha evvel bir-kaç kere ziyaret ettik, onun için ilk önce senin girmen lazım” dediler bana. Onlar böyle deyince benim heyecanım daha da arttı tabi. Artık baktık Üstad da bekliyor, eliyle ‘Gelin’ diye işaret etti bize. Hz. Üstad karyolanın üzerinde oturuyordu… Baş tarafını, sırtını dayamış, bir kitap mütalaa ediyordu… Ve epeyce bir heyecanla huzuruna gidebildim. Elini aldım öptüm. Bendeki heyecan doruğa çıktı. Eli alnımda iken, bir anda bir-kaç saniye kendimi kaybetmişim, bir baygınlık hali geçirmişim. Anladım ki Üstad elini kendisi bekletiyor. Elini indirdim. Karyolanın önüne bir-kaç tane sandalye minderi koymuşlar. Oda ahşap döşeme, çıplak, başka bir malzeme yok. Minderlerden birinin üzerine oturdum. Tabi karyolanın tam önü oluyor. Diğer kardeşler de geldiler, oturdular. Hüsnü bayram ağabey de Hz. Üstad’ın başucu yanına yere oturdu. Mektupları verdik…

ZÜBEYİR AĞABEYİ HZ. ÜSTAD’IN KARŞISINDA SEYRETMEK LAZIM… SAYGI, HÜRMET O KADAR FOTOĞRAFLAŞIR YANİ…

Mektupları Hz. Üstad’a verdik. Kapalı zarflardaydı mektuplar. Mektupları Üstad eliyle sıraya koydu. Altı vilayete davet ediliyordu. İlk öce Ankara’ya davet mektubu… En üstteki zarftaydı, aldı açtı, Hüsnü Bayram Ağabeye verdi “Oku” dedi. Bütün mektuplar dinlenildi. Ankara mektubunda Mustafa Sungur, Said Özdemir ve Ahmed Feyzi Kul ağabeylerin imzası vardı, Üstad Ankara’ya davet ediliyordu. İkinci mektup Samsun’a davet mektubu idi, Samsunlu Ali Rıza Sağlamer yazmıştı. Üçüncü Mektup Adıyaman’a davetti, Adıyamanlı Dursun Kutlu’nun. Diğer üç vilayete de ben davet mektubu yazmıştım. Erzurum, Erzincan ve Sivas’a davet mektubu yazmıştım. En son benim mektuplar okundu.

Hz. Üstad dinledi mektupları. Hakikaten sesi kısılmış, biz önünde oturduğumuz halde anlayamıyoruz… Hüsnü Bayram Ağabey naklediyordu bize. Derken bize döndü, sesi açıldı, gayet net bir İstanbul şivesiyle: “Bana yirmi bir defa zehir verdiler. Benim bu zehirlerin tesiriyle yataktan kalkacak halim yok, bu davetlerin hepsini kabul ediyorum, fakat sıhhatimin ve ortalığın düzelmesinden sonra, inşallah icabet edeceğim. Şimdi Ankara davetine icabet ediyorum” dedi. Hz. Üstad hakikaten çok halsiz, zayıf, yataktan kalkacak hali yoktu.

Üstad Ankara davetini kabul etti. Önünde tavandan asılı, basmalı düğmesi olan bir zil var. Zili çaldı, içeriye Zübeyir ağabey girdi. İlk defa orada tanıdım Zübeyir ağabeyi. Büyük bir saygı içerisindeydi… Hakikaten Zübeyir Ağabeyi Hz. Üstad’ın karşısında seyretmek lazım… Saygı, hürmet o kadar fotoğraflaşır yani… Hz. Üstad’ın huzurunda çok tatlı bir duruşla bekliyor… Üstad dedi: “Zübeyir arabayı hazırla, Ankara’ya gideceğiz.” Zübeyir ağabey dışarı çıktı, bize: “Siz dışarıda bekleyin, hep beraber gideceğiz” dedi.

Sokak kapısından dışarı çıkınca, bir bekçi bizi karşıladı, “Sizi Emniyet Müdürlüğü’nden çağırıyorlar” dedi. Götürdüler bizi Emniyet Müdürlüğüne. Biz dört arkadaşız, birisi arabanın şoförü Çankırılı Yahya. Nöbetçi komiser “Niye geldiniz buraya?” diye sormaya başladı. “Bediüzzaman Hazretlerini ziyarete geldik” dedik. “Ne var bu ihtiyarda, nasıl buluşuyorsunuz, nasıl anlaşıyorsunuz, nerde görüştünüz?” Böyle aleladede, biraz çocuğumsu sualler gibi geldi bize. O zaman savcılar, emniyet mensupları zaten aynı soruları soruyorlardı hep. “Ankara’da bir yerde konuşmalarımız sırasında anladık ki aynı kitapları okuyoruz. Bu kitapların müellifi olan zat Emirdağ’da imiş, onu ziyarete gidelim deyip, bir araba kiraladık, geldik” dedik. İfadelerimizi aldı, bıraktı bizi.

BEDİÜZZAMAN’LA BERABER ANKARA’YA DOĞRU YOLA ÇIKTIK, FAKAT…

Hz. Üstad’ın evinden ayrılınca, dışarıda birer bardak çay içtik. “Üstad’ımız arabaya bindi, sizi bekliyor” diye haber geldi, hemen gittik, minibüse bindik. Üstad’ımızın iple bağlanmış, bir takım Osmanlıca kitapları ile bir valizini yanımıza koydular. Ve Ankara’ya hareket ettik. Yolda öğle namazını bir ağacın altında kıldı Üstad’ımız. Biz Zübeyir Ağabeylerle beraber ayrı yerde kıldık. Hüsnü Bayram ağabey taksiyi kullanıyor, Zübeyir ağabey onun yanında oturuyordu. Üstad’ımız da taksinin arka koltuğunda oturuyordu.

Yola devam ediyoruz. Tarih 11 Ocak 1960. Saat bir oldu, öğle ajansı okunurdu radyodan. Takside radyo var, Üstad’ımız dinliyor. Zübeyir ağabey geldi dedi ki: “Üstad’ımız radyodan ajansı dinledi. Biz Emirdağ’dan ayrılınca Başvekil Menderes Bakanlar Kurulu’nu toplantıya çağırıp, ‘Said Nursi Ankara’ya geliyor; alalım mı, geri mi çevirelim’ diye bakanlara soruyor. Bakanlar Kurulu da, ‘Üstad’ımızın Emirdağ’da mecburi iskâna tabi tutulmasına’ karar veriyor. Geri dönmemiz gerekiyor bu karar gereğince. Fakat Üstad’ımız bu kararı dinlemiyor. Diyor ki, ‘Bu yanlış bir karar, ben Ankara’ya gideceğim. Kardeşlerime söyle korkmasınlar. Küfrün belini kırdık, bundan sonraki çırpınışı beli kırılan yılan gibidir.’ Bizi takip edin, biz Gölbaşı istikametinden Ankara’ya gireceğiz” dedi ve gitti Zübeyir Ağabey. Biz takip ediyoruz, bir müddet sonra Üstad’ın taksisi bizden çok fazla süratli hareket ettiği için ilerde kaldı, birbirimizi kaybettik.

Biz onlara kavuştuğumuz zaman, Ankara emniyet mensupları Üstad’ımızı durdurmuşlar. Yol stabilize, yeni açılmış o zaman. Yolun ortası açıktı. Biz oradan geçelim, bizi görmesinler dediysek de polisler yanımıza geldi, bizi de durdurdular. Bizim minibüsteki eşyaları Üstad’ın arabasına aktardık, Ankara emniyetine gönderdiler bizi. Üstad’ımızı da tekrar Emirdağ’a geri çeviriyorlar.

Bir-iki ay sonra Zübeyir Ağabeyi gördüm, o sırada anlatmıştı: “Siz gittikten sonra Emniyet Müdürü Üstad’ımıza Bakanlar Kurulu kararını okudu. Üstad’ımız da: ‘Bu karar yanlış, ben de bir vatandaşım, benim de seyahat hürriyetim var. Ben emniyetin manevi bekçiliğini yapıyorum, emniyetin manevi destekçisiyim. Binlerce talebem beni Ankara’ya davet etmiş, ben onların davetine icabet ediyorum’ dedi. Emniyet Müdürü: ‘Hocam, Ankara’ya gidebilirsiniz, ama zarar bana dokunur. Bana bu emir verildi, sizin buradan geri dönmeniz lazım’ dedi. O zaman Üstad: ‘Ben bu karar için dönmüyorum, senin hatırın için dönüyorum’ dedi ve Emirdağ’a geri döndük.” Zübeyir ağabey böyle anlatmıştı bana.

Bediüzzaman’ın 11 Ocak 1960 tarihinde emniyetin ricası ile Ankara’ya varmadan Gölbaşı’ndan Emirdağ’ına geri dönmesinin haberi bir gün sonraki bütün gazetelerin birinci sayfalarından verilmişti.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN EN SON MEKTUBU YAZILIYOR

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta en son yazdığı mektup, Emirdağ Lâhikası’nda neşredilen en sondan ikinci mektuptur… “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.” Şeklinde başlayıp devam eden mektup ise kitabın en sonunda neşredilmesine rağmen, sondan ikinci sıradaki mektuptan on gün kadar önce, 1960 yılının ilk günlerine Ankara Beyrut Palas Oteli’nde yazılmıştır.

11 Ocak 1960 Pazartesi günü Hükümetin, Bediüzzaman’ın Emirdağ’da mecburi iskâna tabi tutulması kararının radyodan ilan edilmesi ve Ankara yolundan geri çevrilmesinden bir hafta kadar sonra bu son mektup neşredildi. Bu mektup bir nevi dilekçe mahiyetindedir. Üstad’ımız o mektupta Emirdağ-Isparta arasında gidiş-geliş müsaadesi istiyor. “Ben bir yerde kalamıyorum, rahatsız oluyorum, tebdil-i hava yapmam lazım” şeklinde bir mektup. Ondan sonra Isparta’ya kadar gidiş-geliş müsaadesi verdiler Hz. Üstad’a. Ve bilindiği gibi Üstad’ımız kısa bir süre sonra, 1960 Mart ayının 20 sinde Urfa’ya doğru son yolculuğunu yapıyor… Ve 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat etti…

BEDİÜZZAMAN EN SON MEKTUBUNDA TALEBELERİNİ TESELLİ EDİYOR

Hz. Üstad, Emirdağ Lâhikasında sondan ikinci sırada neşredilen bu son lâhika mektubunda; Ankara yolundan dost memurların hatırı için geri döndüğünü, merak edilmemesini, geri dönmesinin rahmet olduğunu, altı vilayete davet aldığını, Konya, İstanbul ve Ankara seyahatlerinin siyasi olmadığını açıklıyor. Mektup aynen şöyle:

Bediüzzaman Said Nursî’nin Gazetelere Bir Mektubu

(Bize ait mes’eleleri yazan gazetelere hitaben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnadlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binaen bu kısacık mektubumu o gazeteler neşretsinler ki; bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.)

Evvelâ: Bugünlerde olan mes’eleler için merak etmeyiniz. Hakkımızda tecelli eden, inayet ve rahmet-i İlahiye ile bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risale-i Nur’un dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarı ve geniş fütuhatı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukabil, inayet-i İlahiye ile sesim de kısılmış ki; daha Risale-i Nur bana ihtiyaç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.

Beni altı vilayetten davet etmeleri üzerine giderken önümüze gelen ve Risale-i Nur’un ve mesleğimin hakikatını anlayan dost memurlar, Emirdağı’nda istirahat etmemi ve şimdilik Emirdağı’nda kalmamı hükûmetin rica ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya tahammül edemediğimden hakkımdaki bu dostane teklif ve vaziyet bir inayet oldu ki; beni davet eden çok vilayetlerdeki hakikî kardeşlerimin hatırları kırılmasın. Hem bazı vilayetlere gidip diğer vilayetlere gidemediğimden ileri gelen vaziyetimle, yüzbinlerle hakikî fedakâr talebelerim gücenmesinler.

Sâniyen: Benim bu seyahatlerimde kat’iyyen siyasetle alâkamın olmadığına bir delil; kırk seneden beri siyaseti terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur’anın bu zamana tam muvafık bir tefsiri olan Risale-i Nur küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahribatçı cereyanlara karşı sed çektiği gibi, Kur’anın Risale-i Nur’a verdiği dersinde bir kanun-u esasî olan ›وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى«: sırrı ile; “Asayişe ilişmek; beş câni yüzünden doksan masuma zulüm etmektir” diye olan uhrevî hizmetimiz; vatan, millet ve asayişe de büyük bir faidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyahut da zahmet veren polis ve inzibatlara da helâl ediyorum. Onları asayişin mücahid muhafızları diye kardeş gibi mesrurane kabul ettim.

Hattâ beni Ankara’dan çevirmelerini de kabul ettiğim gibi, hakkımda bir inayet-i İlahiyeye vesile olmaları cihetiyle Allah’a şükrettim. Ve kemal-i ferahla Ankara’dan döndüm.

Sâlisen: Her yerde Risale-i Nur’un intişarı ve okunması ve pek fazla müştakları bulunması dolayısıyla benimle görüşmek ve konuşmak ve davet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaziyette, yirmi vilayete gitmemin zarureti vardı. Ancak Risale-i Nur’un tab’edildiği yerler olan Ankara, İstanbul ve Konya’ya gittim.

Beni Emirdağı’na çeviren dostlara şunu derim ki: Hakkımdaki bu muamele bir inayet ve rahmet-i İlahiyeye vesile oldu. Sıkılmıyorum. Yalnız benim yirmi sene kaldığım Isparta vilayetinde iki senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyalarım var. Oranın havası da bir parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsaadeleriyle bir ay Emirdağı’nda, bir ay da kiraladığım Isparta’daki evimde bulunmak arzu ediyorum.
Bediüzzaman Said Nursî
(Emirdağ Lâhikası-II 239)

Bediüzzaman Hazretleri, 11 Ocak 1960’da Ankara yolundan geri çevrilip, sadece Emirdağ’da ikamet etmesi için alınan hükümet kararından bir hafta sonra, Isparta’ya gitme müsaadesini de içeren dilekçe mahiyetinde bir mektup neşretmişti. Mektup bütün gazetelere de gönderilmişti. Gazetelerin mektubu yayınlamaları halinde hakkını helal edeceğini de belirtiyordu Said Nursi. Haberi diğerleri gibi Tercuman Gazetesi de alaycı bir üslupla böyle vermişti. Bu mektup, Said Nursi Hazretlerinin hayatta iken yazıp, neşrettiği son mektuptur. Emirdağ Lâhikasına girmiştir.

MECLİSE GİTTİK MİLLETVEKİLLERİ VE BAKANLARA GAYEMİZİ ANLATTIK

Hz. Üstad’ın Gölbaşı’ndan Emirdağ’a dönmesinden sonra Üstad’ı takip ettiğimiz için bizi Ankara’ya gönderdiler ve Emniyet Müdürlüğü’nde bir şefin odasına koydular. Said Özdemir ağabeyi de o gece dersaneden nezarete almışlar. Gece Av. Bekir Berk ağabeyle ile Av. Necdet Doğanata bizi ziyarete geldiler ve bazı tavsiyelerde bulundular. Sabahleyin de bazı milletvekilleri araya girmiş ifadelerimizi aldılar, bıraktılar bizi.

Ulus’taki Murat Lokantasının üstündeki Dersaneye gittik, diğer gelen ağabeylerle, kardeşlerle buluştuk. Oradan Büyük Millet Meclisi’ne gittik. Ulus’taydı o zaman Meclis binası. Meclis’in görüşme salonunda diğer ağabeyler de kendi milletvekillerini bulmuşlar. Bir-iki saat kadar Risale-i Nur’un mahiyeti anlatıldı, bir nevi Nur’un bir tebligatı yapıldı Büyük Millet Meclisi’nde.

Biz de, Mehmed Küçükağa ile beraber Erzincan’da Yıldırımlar diye bilinen bir Alevi ailesi vardı, onu bulduk. O da bizi Halk Partisi’nin salonuna götürdü, ikramlarda bulundu. Biz de gayelerimizi anlattık. Ayrıldık Meclis’ten. Akşam da Erzincanlı ama Bursa Milletvekili olan Kenan Yılmaz vardı… Demokrat Parti’nin Milli Savunma Bakanlarından… Onunla telefonla randevulaştık. Ahmet Feyzi ve Selahaddin Çelebi Ağabeyler ile Av. Necdet Doğanata, Mehmed Küçükağa ve Ben Bakan’a gittik. Ahmed Feyzi Ağabey dini veçhini anlattı nurların. Hakikaten Hz. Üstad’ın dediği gibi nurun manevi avukatının davudi sesiyle fevkalade bir konuşmasını dinledik orada. Bu konuşma üzerine Kenan Yılmaz terledi hatta karşısında. Necdet Doğanata Bakan’ın biraz sıkıldığını görünce “Ahmed Ağabey müsaade et, ben de hukuki yönünü izah edeyim” dedi ve O da hukuki yönünü izah etti… Oradan ayrıldık.

Bu Kenan Yılmaz, Yassıada’da ifade verirken salonun ortasında kalp krizinden vefat etti. Allah rahmet etsin, benim de yakınım oluyordu.

Ömer Özcan; Ağabeyler Anlatıyor-7

Refet Kavukçu Ağabeyin yapmış olduğu taplolardan bir kaçı

Copyright © 2021 SaidNur.net | Tüm Hakları Saklıdır.